Archive for the 'güncel' Category
Sana O’nu anlatmalıyım Ali Ekber…
Şehit düşmeni derin bir yara gibi taşıyan O’nu
Bir gül gibi kanayıp duran O’nu
Şahittir gökyüzü
Bir çocuktu O
Hep çocuk kaldı
Bilirsin çok az insan yüreği ile yaşar
Çocuklardan gayrı
O daima yüreği ile yaşadı
Ki bunca kirlenmiş bir dünyada
Ötesi yalandır
Sana O’nu anlatmalıyım
Gün olur ummana sığmaz söz
Şimdi bir tek damla gözyaşı yeter
Ve çığlık
Bir demiryolunun kenarında
Geçip giden trenin şefkatle kucakladığı bir çığlık
Maviliklerin ve martıların nabzında çoğalan
Sana O’nu anlatmalıyım Ali Ekber
Daima yüreği ile yaşayan O’nu
Bir Che değilse eğer
Castro’suzluktandır inan
Bir gün barikat çocukları söyleyecek türküsünü
O zaman
Belki Enver Gökçe düşecek aklına
Hani demiş ya Metin Demirtaş
“İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı suskun bir topraktır
Seslenmezsen
Merhaba demez”
Bir gün barikat çocukları söyleyecek türküsünü
Belki öfkeli kalabalıklar akacak gözlerinden
Hayal gücü ve cüret
Ve illa da yüreği ile yaşamanın yenilmez sükuneti
Sana O’nu anlatmalıyım Ali Ekber
O kartal kanatlı hücum ruhunu
O gelincik çiçeğini
Çocuktu
Hep çocuk kaldı
Bir süs gibiydi alınganlık güleç dururdu onda
Ruhuna dokunabilecek eli aradı hırçın vakitlerde
Küstüğü de olurdu elbet
Ve anlattığında kurduğu düşü
Hiç kuşku duymamıştım ne mutlu
İnançla aktarmıştım sevdiklerime, ne mutlu
Sana O’nu anlatmalıyım Ali Ekber
Daima çocuk kalan O’nu
Zekada ışıltılı
Sezgide derin
Engel tanımazlıkta çılgın O’nu
Sana O’nu anlatmalıyım
Sahteliğin asla yanaşamadığı o duru göğü
Büyük yaşayan
Hatalarını pisliğe bulamayan
Düzenin kirinden uzak duran o asiyi
Bu gece şu an değil
Şimdilik yalnızca çığlığımdır paylaştığım
Geçip giden bir trenin şefkatle kucakladığı
Ve biz yaşıyoruz işte sevgili yoldaşım
Hasan’ın ve Güneş’in vasiyeti saydık
Hesaplaşma günü hazırlamayı
O ise hep uçurumun kıyısında yürüdü
Anı saydığında bir şelale gibi derinlere akmak için
Ah buluşabilseydi ruhuna dokunabilen elle
Bir ordu gibi kanatlanırdı cephelerde
Bir üstünlük değil biliyorum
Kötü bir zaaf biliyorum
Kötü bir zaaf biliyorum
Ama yinede
Buluşabilseydi ruhuna dokunabilen elle diyorum
Çünkü çocuktu O
Hep çocuk kaldı
Güle güle büyük düşlerin türküsü
Güle güle berrak yürekli ırmak
Güle güle cüretin oğlu
Güle güle can arkadaşım
“Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun

Bir mağma yatağına dönecektir gözlerimiz
Boşuna bekleyecekler
Ağlamayacağız.
Öfkemizde ayaklanacak gözyaşlarımız,
İnancımızın kahreden kudretinde
Ve zapt edilmezliğinde enerjimizin.
Güle güle kardeşim
Seni barikatlarda arayacağız,
Geceyi aydınlatan şarkılarda
Ve zafer marşında bayrağımızın.
Güle güle kardeşim
İsyanın alnında ışıyacak gülüşün,
Direncin fener alayında
Sevdalı bulutlarda.
Güle güle kardeşim
Omuzbaşımızda olacaksın
Kuşatılmış evlerde,
Nehirler taşıyacaksın
İşkencede kavrulan yüreklere.
Güle güle kardeşim
Sevinçle anacak sabrını çocuklar
Yalınlığın ayna olacak yoldaşlarına,
Andımız gibi haykıracağız adını
Zulmün şah damarına her vuruşta.
Güle güle kardeşim
İçtenliğinde yeneceğiz bencillikleri
Güzelleştireceğiz baharı türkülerinde,
Coşkuyla kuşanıp yiğitliğini
Korkuya boğacağız ölümü.
Güle güle kardeşim
Özgürlük taşıyacağız varoşlarına
Kovacağız yoksulluğu sokaklardan,
Başı dik insanların mutluluğunda
Alnını öpecek yıldızlar.
Güle güle kardeşim
Ne adını unutacağız ne de andını,
Tutuşturup dört yanı asi sesiyle Gazi’nin
Akacağız sonsuzluğa.
Güle güle kardeşim
Hatıranla zenginleşecek yürekler
Yediverenler zaptedecek kör geceleri,
Yangına duran bedenlerimizle
Kül edeceğiz cehennemleri.
Güçlenecek sesimiz her vedada
“Zafer, zafer, zafer
Şan olsun Gazi komutanına!”
8 Mart 1857′de, New York’ta yaşayan Dokuma İşçisi Kadınlar, iş koşullarını protesto etmek amacıyla greve giderler. Grev, polisin saldırısıyla sona erer. Polisin saldırısı sonucu, 140 kadın işçi katledilir.
Bu olaydan çok sonra, 16 Aralık 1977 tarihinde BM Kararıyla, 8 Mart Günü “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilir.
O tarihten bugüne, 8 Martlar; anlamını ve özünü, ezilen ve sömürülen sınıfın ezen ve sömüren sınıfa karşı yürüttüğü mücadelede buluyor.
Günümüzde, 8 Mart’ın özü ve anlamı her ne kadar boşaltılmaya çalışılsa da 8 Martlar’ı sadece Kadınlar Günü ya da sadece “Emekçi Kadınların Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü” olarak düşünemeyiz. 8 Mart, onuru, emeği, insana yakışan bir hayatı savunan ve bu uğurda mücadele eden tüm insanların birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.
8 Martlar, faşizmden, yaptığı katliamların hesabını sormanın, bunun için örgütlenme çağrısının yapıldığı gündür, öyle olmalıdır.
Bundan 146 yıl önce, New Yorklu dokuma işçisi kadınlara yapılan saldırı ve katliam, tarihin akışı boyunca defalarca, değişik yer ve zamanlarda yapılmıştır. Üreten, düşünen, sorgulayan kadınlara karşı gerçekleşmiştir. Faşizm, karşısında direnen kadını gördükçe saldırmaktan geri durmamıştır.
2001 Yılının 19 Aralık’ında Bayrampaşa Kadınlar Koğuşu’nda özellikle kadın tutsaklar yakılarak katledilmiştir. Onlar, sistemin kendilerine biçtiği aciz, zavallı, ikinci sınıf, boyun eğen kadın misyonunu reddederek devrimcileşen kadınlardır. Onlar, kadınların örgütlü mücadeledeki öncüleridir; bu mücadelenin sonucu, tutsak düşmüşlerdir. Tutsaklık koşullarında mücadelelerini sürdürürken katledilmişlerdir.
Kadın, doğası gereği vefalıdır, cefakardır. Örgütlenen ve bilinçlenen kadın, mayasında varolan bu özelliklerini de mücadelesine katar. Bugün kadınların varolduğu mücadele alanlarında kahramanlaşması bedenlerini bir devrim meşalesine dönüştürmesi bu gerçekliği somutlar.
Kadın, üzerinde yaşadığı çifte sömürüden dolayı, inancına ve davasına daha güçle sarılacaktır. Egemen sınıflarda bunun farkındadır. Burjuva kadın ideologlarının üzerinde araştırmalar yapmaya ihtiyaç duydukları şey, ezilen kadının özünde olan ve bilinçlendikçe büyüyen ve sağlamlaşan halk ve vatan sevgisidir.
Yanan bedenlerindeki kıvılcım, kendini ikinci sınıf görenlere duydukları isyanın kıvılcımlarıdır. Doğru hedefe, yani oligarşiye yönelttikleri silahlarıdır meşaleye dönen bedenleri.
Her yıl olduğu gibi, bu yıl da 8 Mart, burjuva kadın çevrelerinde yine aynı çerçevede kutlanacak. Kadının mücadeleye olan bağlılığı, hatta emekçiliği bile tartışılmayacak. Burjuva kadın hakları savunucuları yine kadın sorununda dayak, cinsel taciz gibi konuları ön plana çıkaracak. Elbette ki, bu sorunların da çözümü bulunmalı, bunlar da tartışılmalıdır. Ama bütün sorunların çözümünde öncelikle kadının devrimcileşmesi, devrimci bilinci alması yatmaktadır.
Kadın, devrimcileşmesi için öncelikle burjuva ideolojisinin etkilerinden kurtulup, devrimci mücadele içinde özgürleşip, düzenin kendisine uygun gördüğü statüleri yıkacaktır. Bu konuda çözüm yine hayatı devrimcileştirmekten geçiyor. Bugün kadınların çifte sömürüden kurtulmasının önündeki engeller olarak birçok neden sıralanır. Ekonomik bağımlılık, toplumda yüzyıllardır süren erkek egemen ideoloji, bu ideolojinin etkisiyle oluşmuş toplumsal kurallar, gelenekler ve aile baskısı vb… Bunlar doğrudur. Ancak, bunlara karşı asıl olarak mücadele vermesi gereken de yine kadındır. İşte sorun da esas olarak burada başlamaktadır. Kapitalizm, burjuva ideolojisi, kadına ikincil rol biçerken onun kişiliğini de ezmiştir. Kadınlar, kendisini kuşatan koşullara karşı mücadele verecek cesaretten, kendine güvenden soyutlanmış, edilgen unsurlar haline dönüştürülmüştür. Kadın, öncelikle bu konumundan kurtulmak durumundadır. Burjuva ideolojisinin etkilerinden, burjuva kadın kişiliğinden sıyrılmak, devrimi önce kendi kişiliğinde gerçekleştirmek zorundadır. Bu kapıyı ona, ancak devrimci mücadele açar. Kadın, bu mücadele içinde kendisine güveni, cesareti kazanır. Sömürüsüne neden olan sınıfsal ve toplumsal baskılara karşı savaşmayı öğrenir. Bu savaş içinde kazandığı, hakettiği saygınlıkla toplumsal çitleri de yıkar, kendisini özgürleştirir. Yarının özgür toplumuyla birlikte, özgür kadının da temellerini atar.
Bu, yapılabildiği ölçüde, 8 Mart’ın kadının mücadelesindeki yeri, anlamı çok daha önemli ve işlevli olacaktır.

dersimin kayip kizlari´´adli filminin galasi ile ilgili,benimde etiketlenmis oldugum bir paylasimda,neler yazacagimi dusunurken,aklima arjantin fasist cuntasinin 1976/83 yillari arasinda yaptigi katliamlar geldi.Internette o doneme dair bir yazi ararken,asagidaki gazete makalesini buldum.Baslik soyle;´´Arjantin`de Geçmişle Hesaplaşma: Bir Daha Asla!´´…
DEVAMINDA ISE SUNLAR ANLATILMAKTA;
Kaybedilmiş 30 bin kişiAğlayanların`bir daha asla` dediklerini duyar gibiyim…Arjantin kendi geçmişiyle hesaplaşıyor, ceza mahkemelerinde kendini yargılıyor.Arjantin; 1976-1983 yılları arasındaki askeri diktatörlük döneminde insanların işkenceyle vahşice öldürüldüğü, şimdi ise bu geçmişiyle günümüzde hâlâ hesaplaşmasını sürdüren sayılı ülkelerin başında geliyor.Gözaltında `kaybetme` yöntemleri ile yüzleşmekle kalmıyor, cuntayla ilişkili kişileri yargılıyor ve hapse göndermeye devam ediyor.Geçmişte 30 bin kişi gözaltında `kaybedilmiş`.Cunta kaçırdığı insanlara aylarca işkence ediyor. Hâlâ ölmemiş ama işkenceden uyuşmuş insanlar askeri kargo uçaklarına yükleniyor ve okyanusun ortasına atılıyor.Bu yöntem, `Arjantin ölümü` adıyla tarihe geçti. Öldürülen insanların çocukları, çocuğu olmayan subaylara, sanki bir tür savaş `ganimeti` gibi verildi.´´…
yaziyi okuyunca dersim katliaminda yapilanlar ve sonrasinda dersimlerin cocuklarinin,ana/babalarinin katillerine,gizlice savas ganimeti olarak evlatlik verilmelerini dusundum;ister istemez…zulum dunyanin neresinde olursa olsun zulumdu ve dili,rengi,milliyeti farklilassada;kimligi,kiri,utanci,kani hep ayniydi.insanliga geride biraktigi ise aci,gozyasi,yasanmamis/yasanamamis hayatlar ve koskoca bir utanc ve ihanet tablosu…evet ihanet ve utanc;insana ve insanliga karsi,tarihin insan tarafindan yazilmis en rezil,en pespaye,en asagilik sayfalarina eklenmis;unutulmak/unutturulmak istenen…ama unutmasi bir kac kusak sonrasi icin bile,ayri bir zulum olan bir utanc!…… bunlari dusunurken, yazinin sonunda alinti yapilan gazeteyi gorunce insanin arlanmazliginin,uslanmazliginin kahredici tokadini bir kez daha yemis gibi oldum.Yukardaki baslik ve yazi temmuz 2008 cumhuriyette yayinlanmis bir makaleydi(!)
´´Arjantin`de Geçmişle Hesaplaşma: Bir Daha Asla!´´…akilma cumhuriyet geldi,cumhuriyetin gazetesi cumhuriyet;cumriyetin partisi CHP ve en son Oymenin,dersim katliamini ornek gostererek soyledikleri…´´dersim katliaminda analar aglamadimi,hic kimse kalkipta analar aglamasin diye,eskiya ile pazarlik yapalim dedimi…´´(!!!)
ve makalede gecen sozler…´´
´´Arjantin, geçmişini akılda tutarak ve hiç unutmadan, geleceğini yaratmak için adaletin gerekli olduğuna karar vermiş bir ülke…O nedenle geçmişiyle yüzleşirken, geçmiş insan hakları ihlallerinin faillerini yargılamaktan hiç çekinmiyor…Geçmişle hesaplaşmak…Bizim ülkemizin, insan hakları açısından geleceği nedir acaba? (Fİ/EZÖ)* Cumhuriyet, 26.07.2008.´´….
demekki insan yuregi baska uzak bir ulke icin ayri bir olcude,yani basindaki kardesimiz,ayri gayrimiz yok dedigi icin ;daha baska bir olcuyle isleyen,eski zaman zemberekli saatler gibi…bir hatirlayan/hatirlatan,kuran olmazsa tum insani islev ve duyarliligini bir anda kaybedip;yasayan zamanin izinde degil;olmus,ici bosalmis,sabit kalmis bir zamanda kayip gidebiliyor…´´arjantin gecmisiyle hesaplasiyor,gelecegini ,demokrasisini insa ediyor…´´
ne mutlu onlara;ve ne yazik ki bize,bu ulkede demokrat olma iddiasinda olupta,fasist orduyu desteklemeyi,birakalim dersimi ve dersimin kaybedilmis kusaklarini…daha bugunumuzde yok edilen 17.000 faili ordu/jitem cinayetini bile agizlarina almayi kendilerine haram sayan;sol darbe gibi,hilkat garibesi teorik pespayelerle;hem gecmisimize,hem bugunumuze,hemde gelecegimize hala camur sivamaya calisan modern gericilerle beraber yasamak zorunda kaliyoruz…

Bugüne kadar kadın sorununu, cins eşitliği bakımından çözen ve binyılların biriktirdiği tarihsel sorunların çözüm zeminini sağlayan tek sistem, sadece sosyalizm olmuştur. Sosyalizm cahil bırakılan, horlanan, köle haline getirilen kadının zincirlerini kırıp özgürleşmesini, onurunu kazanmasını sağlamıştır. Sömürü ve baskıyı yaratan koşullar ortadan kaldırıldığında, nesnel olarak kadının özgürlüğünün de yolu açılmıştır. Ama sosyalizm bununla yetinmemiş ve tarihsel eşitsizliğin ve baskının aşılması için yasal, ekonomik, sosyal, ideolojik, her düzeyde büyük bir gayret göstermiştir; sosyalizm çalışan kadının, köylü kadının, ev kadınının sorunlarını, ekonomik ve toplumsal hayatın emekten yana yeniden düzenlenmesi sayesinde çözebilmiştir. Kadınlar kapitalizmin onlara biçtiği zayıf kadın kimliğinden kurtarılarak, gerçek anlamda her alanda erkeklerle eşit haklara sahip olmuşlardır.
Sosyalizmin yıkılmasının en olumsuz etkisi ise yine kadınlar üzerinde olmuştur. Binlerce kadın kapitalizmin tekrar kölesi haline gelerek fuhuş batağına saplanıp onurlarını, kimliklerini kaybetmiştir.
Kapitalizm ve sosyalizm kadınlara iki farklı dünya sunmaktadır. Birinde kadınların onurlarıyla, erkeklerle eşit bir şekilde, sömürülmeden, cinsel meta haline getirilmeden yaşayacakları bir dünya, diğerinde kocanın, düzenin kölesi olarak, aşağılanarak, cinsel meta haline getirilerek veya eve hapsedilerek yaşayacakları bir dünya söz konusudur.
Kadın erkek eşitliği ve kadının cinsel özgürlüğü üzerine burjuva ve küçük-burjuva kesimlerce ortaya atılan görüşlerin hepsi çarpıtmadır. Kadının düzen içinde bir yer edinmesiyle sorunun çözülebileceğini söylemekte, toplumda “yükselen”, iş sahibi olan kadınları örnek olarak göstermektedirler. Bu küçük azınlık çözümleri, milyonlarca yoksul, emekçi kadın için hiçbir şey söylememektedir.
Kadınların gerçek kurtuluşu, sorunları yaratan düzenden kurtulmaktır. Kadın sorununun çözümü, oligarşinin iktidarı ve faşizm olarak karşımıza çıkan “erkek egemen” anlayışın siyasal, sosyal, kültürel olarak ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Kadınlar, hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi için bu düzen içinde de bir mücadele örgütlemelidirler. Ancak sorunun asıl kaynağı olan oligarşik düzen ve faşizm ortadan kaldırılmadan, kadınların sorunlarının nihai çözümü mümkün olmayacaktır.
İşte bu nedenle kadın sorununun çözümü; sadece düzen sınırları içinde birkaç hak kırıntısı elde etmekten değil, demokratik, bağımsız, sömürünün olmadığı, insanların eşit bir şekilde yaşadığı bir ülkeyi, kadın erkek omuz omuza yaratmaktan geçmektedir.
Kadının kurtuluşu sosyalizmdedir ve bunun yansıması olarak, sosyalizm için mücadele de kadının özgürleşmesinin bugündeki başlangıcıdır. Bu gerçeklik kadınları bugünden mücadelede yer almaya, örgütlenmeye çağırmaktadır. Kadınlar ancak bu mücadelede yerlerini aldıkça özgürleşebilir, burjuvazinin kendisi için çizdiği sınırların dışına çıkabilirler. Nitekim, bugün ülkemizde “özgür kadın” sıfatını hakedecek kadınlar, sadece mücadele içindeki kadınlardır. Sadece onlar, feodalizmin, burjuvazinin onlar için ördüğü çitleri, onlara reva gördüğü statükoları parçalamış ve kendi iradeleriyle yaşamda varolmaktadırlar.
Kadınların her türlü gericilik içinde eve kapatılmasına, toplumsal yaşamdan dışlanmasına, ezilip, sömürülmesine, köleleştirilmesine karşı çıkmak için birleşmeye ve PROLETARYANIN ve DEVRİMİN bayrağı altında mücadele etmeye çağırıyoruz. Kadınlara yönelik mücadelenin ilk aşaması, öncelikle bağımsız demokratik sosyalist bir Türkiye yaratma savaşında yer almaktır. İkinci aşaması, Devrimci Halk İktidarı’yla birlikte kadın erkek eşitliğinin sağlanmasıdır. Üçüncü aşama ise sosyalizmin inşaasıyla kadının kurtuluşunun garanti altına alınmasıdır.
Bunun dışında, kadınların siyasi partilerde etkin rol alması, partilerde ve çeşitli kurumlarda kadınlar için kota ayrılması, seçimlerde kadın adayların desteklenmesi, töre cinayetlerinin durdurulması gibi talepleri görmekteyiz. Bunlarda da aynı soyutluk ve aynı sınıfsallığı red söz konusudur. Bu küçük-burjuva anlayışın temsilcileri, “eril iktidara karşı öteki partilerin içindeki kadınlarla işbirliği yapabiliriz.” diyerek salt kadın olması dolayısıyla, faşist, gerici olmasına bakmaksızın kadınların desteklenebilmesi gibi bir apolitizmi üretebilmektedir. KA-DER gibi kadın örgütleri, burjuva ve küçük-burjuva anlayışın bu noktada nasıl anlaşabildiğinin tipik bir örneğidir. Feminizm bayrağı altında yeralmanın sonuçsuzluğu ve çözümsüzlüğü de işte buradadır.

Tek bir sperm bile babalık için yeterli
Erkek kısırlığında her gecen gün yeni gelişmler oluyor.Geçmiş yıllarda menisinde canlı sperm olmayan ve ‘Baba olmanız mümkün deyil’ denen erkekler mikro -TESE yöntemiyle çocuk sayıbi ola biliyor.Bu yöntemde yumurtada sperm aranıyor.Bulunan tek bir spermle bile gebelik sağlana biliyor.
ERKEKLERİN KISIRLIĞI KABULLENMESİ DAHAMI ZOR??Artık degil eskiden erkekler tedaviden kaçıyor,sorunun kendilerinden kaynaklana bileceğine ihtimal vermiyordu dolasıyla boşanmalar daha sık oluyor,erkek ikinci evliliğini yapıyor yine aynı sorunla karşılaşınca tedavi aragışına giriyordu.Ama artık erkekler tedavi olmaktan cekinmiyor.
BAZI ERKELERDE HİÇ SPERM OLMUYOR BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR??Tıp dilinde buna azospermi deniyor.Sebepleri çeşitli.Hormonal bozukluklar,kanser tedavisi nedeniyle kemoterapi yada radyoterapi uygulaması,testis kanserleri,testislerin doğuştan torbada olmaması,kabakulak,genetik bozukluklar gibi nedenlerle bazı erkeklerde sperm üretimi olmaya bilir.Bazende sperm üretimi olur ama spermi taşıyan kanallar dıkandığı için kısırlık sorunu ortaya çıkar.Kanal tıkanıklığı,doğum kontrol amacıyla erkeklerin kordonunun bağlatması,doğuştan kanlarlardan birinin gelişmemesine bağlı ola bilir.
KABAKULAK NEZAMAN KISIRLIK YAPA BİLİR??Çocuklarda kabakulak genellikle orta şiddette seyreder vebir sorun yaratmadan iğleşir.Yetişkinlerde ise hastalık daha şiddetli belirtilerle seyreder.Ergenlik cağında sonra ve erişkin yaşamda geçirilen kabakulak enfeksiyonu testis iltihabına(orşit) neden ola bilir.İltihap her iki taraflı olduğunda kısırlık ortaya çıkar.Tek taraflı yumurtalık enfeksiyonu genellikle üremeyi engellemez.İki yumurtalık arasında belirgin bir fark olan erkeklerin bir uroleji uzmanına baş vurmasında yarar var.
İNMEMİŞ TESTİS NEDİR,BU SORUNU OLAN HER ÇOCUK İLERİDE KISIR KALIRMI??Doğumdan önce erkek bebeklerde her iki testisde bebeyin karın boşluğunda bulunur.Bebek anne karnında gelişimine devam ederken testislerde torbaya inmeye başlar.Testisler doğum yaklaştığında kasık bölgesini geçerek torbaya yerleşir.Yeni doğan bir erkek çocukta testisler torbada deyilse bu duruma inmemiş testis adı verilir.Çoğu zaman tek tarafta bazende çift tarafta birden olur.testisler genellikle kasık ve karın içinde kalır.Zamanında tedavi edilmezse maalesef kısırlık ve testis kanseri riski artıyor.
SIK GÖRÜLEN BİR SORUNMU??Zamanında doğan her 100 bebekten 3”ünde bu sorun var.Ama ikiz gebelikte,erken doğan ve düşük doğum ağırlığı olan her 100 bebekten 30”unda ortaya çıkar.
AİLELERE BU KONUDA NE ÖNERİLİR??Doğumdan sonra bir çocuk doktoru,testislerin torbada olup olmadığını mutlaka konturol etmeli.İnmemiş testis sorunu tanısı olan erkek çocuklara mutlaka zamanında mudahele edilmeli.Bu durumda öretkenlik şansı normalden farksız.Ama daha sonraki yaşlarda üretkenlik azala bilir.En ideal amaliyat zamanı 6 ay ile 1 yaş arasıdır.Hangi nedenle olursa olsun,inmemiş testis tedavisi 2 yaşın sonrasına bırakılmamalı.Ülkemizde genellikle askerlik döneminde inmemiş testis sorunu fark ediliyor.Tedavide dolaysıyla geç yapılıyor.2 yaşından sonra amaliyatla testisleri indiren her erkeyin kısırlık ve kanser gelişimi açısından takip edilmesi şart.
KISIR ERKEKLER NASI TEDAVİ EDİLİYOR??Öncelikle 3-5 günlük cinsel perhiz sonrası yapılan bir sperm analiziyle spermlerin durumu saptanıyor.Sayı,hareket ve kalitelerine göre sorunun nerde olduğu belirleniyor.Tedavide buna yönelik yapılıyor.Ciddi sayı yetersizliğinde hasta direk tüp bebek yöntemlerine yönlendiriliyor.Kısırlık sıgara,alkol gibi nedenlerle kaynaklanıyorsa bu etkenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor.
HİÇ SPERM OLMADIĞINDA NE YAPILIYOR??Bu erkeklerede öncelikle ürolojik muayene yapılır.Sperm yokluğu ya spermim yapılamamasından kaynaklanır yada üretilen spermin taşınamamasından.Eyer taşıma kanallarında dıkanıklık varsa sperm kolay işlemlerle testislerden elde edilir.Eyer yapımla ilgili şüphemiz varsa genetik ve hormonal tahliller istenir.Tüm setler sonucu sperm bulma ihtimalimiz oluşursa ozaman tedaviye başlar ve mikro-TESE yöntemi uygulanır.Bu son teknoloji bir sperm arama yöntemidir.Başarısı çok yüksektir.Sperm bulunursa yumurtalar toplanır ve tüp bebek yöntemi yapılır.Böylece sperm üretim bozukluğu olan kişilerde çocuk sahibi ola bilme şansını yaklar.
GEBELİK ŞANSI NE KADAR??Mikro-TESE işlemiyle sperm bulma ihtimali yüzde 50”ye kadar yükseliyor sperm bulunursa gebelik oranları ortalama yüzde 30”dur. Bazen tek bir sperm bulunması bile gebelik için yeterli ola biliyor.
HANGİ ERKEKLER KESİNLİKLE BABA OLAMIYOR??Mikro TESE yapılmasına rağmen sperm çıkmamış adaylara,her iki testisi alınmış kişilere,kemoterapi ve radyoterapi nedeniyle sperm üretimi duranlara,bazı genetik sorunları olan kişilere çocuk sayıbi olamıyaçaklarını açıklıyorlar.

Toplantıya katılan bir başka özel güvenlik şirketi DACC’nin başkanı Douglas Melvin, “Bush döneminde açıklığa çıktı ki bu tür olaylarda hasılat açısından harika olanaklar var” diyor. Melvin’in iddialarına göre, amaçlanan Haiti’de oluşan acı durumu sömürmek değilmiş ve şirketler buradaki anlaşmalardan kar elde etmeyi düşünmüyorlarmış.
Haiti’nin Aristide yönetimindeki eski Savunma Bakanı Patrick Elie, ülkesinin yeniden inşasında ortaya çıkacak potansiyel özelleştirmelere dair endişe taşıdığını belirtti. Elie, “bu özel şirketler güvenilir değiller ve çok tehlikeliler” dedi.
Elie, “Bu insanlar yaşanan felaket üzerine yağmayı paylaşmaya gelen akbabalara benziyorlar. Ve muhtemel ki uluslararası yardım diye gönderilen para bu ve benzeri şirketler tarafından el konuluyor. Bunların sadece yardımcı olmak için gelmediklerinden eminim. Aynı, işgalden sonra Irak’ı yıllarca sömüren Halliburton gibi işleyeceklerdir” dedi.
Ancak IPOA yetkilisi Brooks, Haiti tarafından davet edildiklerini ve sürecin büyük bir parçası olacaklarını söylemekte ısrarlı. Ancak Rene Preval hükümetinde de danışmanlık yapan eski Bakan Elie, Haiti’li yetkililerin bu daveti yapmış olmalarının olası tek nedeninin “cehalet ya da suç ortaklığı” olabileceğini söyledi.
Elie, zaten var olan 20.000 ABD, Kanada ve BM askerine ek olarak bir de özel askeri-güvenlik şirketlerinin askerleriyle karşı karşıya kalacak olan Haiti halkı için endişeli olduğunu kaydetti, “ABD askerini çeker ve meydanı bu özel güvenlik şirketlerine bırakırsa bu kötüye kullanım için tüm kapıları açacaktır. Haiti devleti böylesi bir belayla uğraşmak için çok zayıf” dedi.

psikopati riski artıyor
Araştırma,uzun süre hint keneviri veya marihuana kullanan gençlerde psikotik sorunların,halüsinasyonarın vedelüzyonların görülme olasılığının artığını ortaya koydu.Avusturalyalı araştırmacılar,uzun süre hint keneviri kullanmanın,psikopati olasılığını iki kat artdığını tespit etti.Yaptıkları araştırma çerçevesinde 1981 ve 1984 yılları arasında doğan 3801 kadın ve erkeğin hint kenevirin kullanıp kullanmadıklarının tespit edildiğini ve psikotik durumlarının değerlendirildiğini kaydetti.Bu kişilerin yüzde 18′inin, 3 yada daha kısa süre, yüzde 16!sının 5 yıl,yüzde 14′ünün de 6 yıl ya da daha uzun süre hint keneviri kullandığını ifade ettiği belirtildi.Hint kenevirini hiç kullanmayanlarda kıyasladığımızda, 6 yıl veya daha uzun hint keneviri kullanan gençlerin (şizofreni gibi) etkisiz psikoz geliştirme olasılığının iki kat fazla olduğunun gözlendigini belirtdiler.
Dumanı çekilerek içilen herşey sağlığa zararlıdır. İntoksike edici tüm maddeler zihni bulandırır ve kaza riski doğurur. Bunun tersini söylemek gerçeği inkardır. Son çalışmalar esrar kullanımı ile akciğer kanseri arasında güçlü bir bağ olduğunu ortaya koymuştur (Sridhar KS et al., Journal of Psychoactive Drugs26: 285-289, 1994).
Esrar kullanımının kronik bronşit, düşük hormon seviyeleri, vücüdün savunmasını sağlayan imün sistemin aktivitesinde azalma, ve daha başka ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir.
Esrara bağlı tek bir ölüm bildirilmemiştir
Esrarın aktif maddesi olan THC ölüme sebep olabilecek akut yüksek dozlar oluşturmasa da, esrarın kimseyi öldürmediğini idda edenler esrar kullanımının neden olduğu trafik kazalarına ve akciğer kanserine bağlı ölümleri göz ardı etmektedirler. Üstelik esrar kullandıktan sonra suç işleyerek ölenler ya da bunların öldürdükleri de cabası. Uyuşturucu satışı ile ilgili suçlar bir yana bırakılsa da, ABD’de işlenen suçların yarısında suçluların o sırada bir madde etkisinde olduğu (ki bunun en azından bazısı esrar ile) bildirilmektedir. Esrar, belki sigara ve alkol gibi insanları öldürmemektedir ama kesinlikle ölümlere neden olmaktadır.
Esrar mucize bir ilaçtır
Esrar kullanımını yasal hale getirmeye çalışanlar, son zamanlarda, esrarınn aktif maddesi olan THC’nin sözde “tıbbi yararları” üstünde duruyorlar; örneğin bazı kemoterapi hastalarında bulantının kontrol edilmesi, glokom tedavisi gibi. THC’nin, başka ilaçlarla elde edilemeyen bazı tıbbi yararlarının olduğunu ve esrarlı sigaraların reçete ile satılan bir ilaç olması gerektiğini öne sürmekteler.
‘THC’nin tıbbi kullanımı’ iddasını çürütmeye geçmeden önce herhangi bir ilacı alma yolu olarak sigara kullanımını sorgulamalıyız. Bu yolla alınan ilacın yarısından fazlası yanma ile yok olur, geriye kalanı da dumanın içindeki toksik katran ve partiküllerle karışır. Başımız ağrıdığında aspirinli sigara ya da iltahap için penisilinli sigara içmiyoruz. Her türlü dumanı içine çekmek sağlığa zararlıdır. Duman olarak çekme, ilacı almak için etkisiz ve potansiyel olarak öldürücü bir yoldur.
Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün düzenlediği ortak karar panelinde esrarın potansiyel tıbbi kullanımı ele alındı ve şu sonuçlara varıldı:
‘Mevcut preklinik ve insan çalışmaları dikkatle incelenmesi sonucunda sigara olarak kullanılan esrarın glokom terapisi,AİDS ile birlikte görülen kilo kaybı, kanser kemoterapisinin neden olduğu bulantı ve kusma, Multiple Sklerozdaki spastisite ya da dirençli ağrıda mevcut tedavilere üstün olabileceğini düşümdüren bir delil bulunmamıştır’ (Voth EA, Marihuana and its reviews. JAMA: Journal of the American Medical Association 332:274, 1995).
Bilim adamlarının bu ortak kararına rağmen esrarın aktif içeriği olan THC’yi tablet olarak hastalarına yazmak isteyen Amerikalı doktorlar için, bu ülkede, Marinol (dronabinol) isimli yutularak alınan bir ilaç mevcuttur. Bu seçenek, THC’nin daha etkin olarak emilmesini sağlar ve dumanı içe çekmekle ilgili sağlık problemlerini önler. Esrar kullanımı destekçileri bu seçeneği sevmezler çünkü tablet alımı pek zevk vermez, duygudurumunu yükseltmez.
Esrarın, idda edildiği gibi, astım tedavisinde kullanılması ise mantığa aykırıdır. Dumanın içe çekilmesi astım hastalarında ciddi problem doğurur.
Kenevir: dünyayı kurtaracak ürün
Esrar yanlılarının son taktiklerinden biri de kenevir bitkisinin giysi ve kağıt yapımında gerekli liflerin üretimi ya da protein, bitkisel yağ kaynağı olarak ekimi gibi ekonomik nedenlerle yetiştirilmesini savunmaktır. Çevrecilerin de desteğini almak için bunun ekolojik denge için de yararlı olduğunu öne sürerler.
Anlamlı bir gayret ve kimyasal muameleye tabi tutmakla kenevir bitkisinin liflerinden kumaş üretilebileceği doğrudur. Bu lifler doğal olarak oldukça kabadır ve kimyasal ya da fiziksel olarak yumuşatılması gerekir. Orta çağlarda günah işleyenler kendilerini bir tür cezalandırma amacıyla kenevirden yapılmış kaba giysiler giyerlerdi. Bu hafif bir işkence yoluydu. Kenevirden elde edilen bu kaba, kahverengi liflerin beyaz yumuşak pamuk ya da yüne üstün olduğunu savunmak saçmadır. Bu lifleri toplumda herkesin kabul edebileceği bir kumaş haline getirmek ekonomik olarak pratik değildir.
Benzer şekilde, belli bir çabayla bu liflerden kağıt yapmak mümkündür. Ancak kağıt yapmak için elli yılda bir ormanları kesmek bile yıllık bir ürünü ekmek, gübrelemek, ilaçlamak ve biçmekden çevreye daha az zarar verir.
Esrarın üretildiği kenevir bitkisi, metrekare başına mısırdan çok daha az ürün verir. Bu nedenle yiyecek ve bitkisel yağ kaynağı olarak kullanıımı.
Danıştay’ın aldığı kararın ardından Tekgıda-İş Sendikası’nın açıklaması doğrultusunda işçiler, Türk-İş Genel Merkezi çevresindeki çadırlarda bulunan malzemeleri topladılar. Daha sonra çadırlarını söken işçiler, arkadaşlarıyla çadırlarda hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmediler.
İşçiler, çevre temizliğini Çankaya Belediyesi ekipleriyle birlikte gerçekleştirdiler. İşçilerden bazılarının çadırlarını toplarken gözyaşlarını tutamadıkları görüldü. TEKEL işçileri, öğle yemeklerini yedikten sonra Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ile esnafı da ziyaret ettiler.
Üzerinde ”Ankara halkına ve Sakarya esnafına desteklerinden dolayı teşekkür ederiz” yazılı pankartın arkasında kortej oluşturarak Sakarya Caddesi’ni dolaşan işçiler, esnaf lehine de sloganlar attılar. Esnafa ve müşteriline karanfil dağıtan işçilere alkışlarla karşılık verildiği görüldü. İşçiler, çevrede güvenlik önlemi alan çevik kuvvet polislerine de karanfil verdiler.
Türkel: Mücadele burada bitmedi
Tek Gıda-İş Sendikası Başkanı Mustafa Türkel 78 gündür süren eyleme mola verdiklerine dikkat çekerek yaptığı açıklamada, “Bu mücadele burada bitmedi” dedi. Saat 13.00 itibariyle çadırlar kaldırılmaya başlanırken, işçiler saat 15.00 itibariyle de eylemlerinin başından bu yana kendilerine destek olan civardaki esnafı ziyaret ettmeye başladı.
Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel bugün (2 Mart 2010) kameraların karşısına geçerek, eylemlerinin seyrini anlattı ve hükümete seslendi. Türkel, “AKP hariç parlamento içindeki ve dışındaki tüm sİyasi partilerimize şükranlarımızı iletmek istiyorum. Sivil toplum örgütlerimizden ve derneklerimizden olağanüstü destek gördük. Bize çorba veren, üşüdüğümüzde bize battaniye veren o isimsiz kahramanlara teşekkür ediyorum” dedi.
‘Başbakan konuşmaları saptırıyor’
Türk-İş, DİSK, KESK ve KAMU-SEN ellerinden geldiğince kendilerine katkıda bulunmaya çalıştığını belirten Türkel, bu dört konfederasyon emek ve işçi sınıfı mücadelesinde çok önemli bir mücadele örneği gösterdiğini söyledi.
“4-C hukuksuzluktur dediğimizde Sayın Başbakan’dan büyük tepkiler aldık. Başbakan konuşmaları saptırıyor. Biz olabildiğinde terbiyeli bir mücadele verdik” diyen Türkel, 80 gün boyunca Sayın Başbakan en son söyleyeceğini başta söylediğini belirtti.
‘Düşman saldırısı varmış gibi tanklarla karşılandık’
“TEKEL işçileriyle biz bu sorun çözülmeden gitmeyeceğiz” dediğini hatırlatan Türkel, “Ancak AKP önünde tanklarla karşılandık. Sanki bir düşman saldırısı varmış gibi bizi orada sabahlamak zorunda bıraktılar” dedi.
Abdi İpekçi Parkı’na kendilerini götüreni devlet olduğunu söyleyen Türkel, eylemlerde “Gandi modeli”ni uyguladıklarını, 80 gün boyunca kolkola mücadele verdiklerini ifade etti.
‘Grev sözünden korkmayalım’
Türkel, Anayasa’ya göre genel grevin suç olmadığını, grev sözünden korkulmaması gerektiğini vurugulayarak “4 Şubat eylemi Türkiye’de ilk defa işçilerin kendi menfaatleri dışında ortaya koydukları bir eylem olması açısından çok önemli. Ancak bu defa kendileri dışında bir işçi grubunun mücadelesine destek olmuşlardır.
Sendika başkanlarına sert eleştiriler…
“Öyle sendikalar var ki şubelerine talimat vererek ‘bu iş bizim işimiz değildir’ gibi mesajlar vermiştir. Birkaç sendikamız hariç maalesef sendika başkanlarımız sınıfta kalmıştır” diyen Türkel, bu mücadeleyi salt TEKEL işçisinin mücadelesi olarak gören sendika başkanlarının olduğunu gördüklerini söyledi. “Bu bizi incitmiştir. Bu arkadaşlarımızı da tarihe havale diyoruz” diyen Türkel, kendilerinin kaybetmesi halindee diğer işçilerin kaybedeceğini de vurguladı.
‘Eyleme 15-20 gün mola veriyoruz’
‘Bugün (2 Mart 2010) saat 13.00′te çadırları kaldırıyoruz. Eyleme 15-20 günlük mola vereceğiz.” diyen Türkel, 1 Nisan’da 1000 TEKEL işçisiyle Ankara’da bir gece kalacaklarını, hazırladıkları eylem takvimini açıklayacaklarını bildirdi. Türkel, iktidar partisine de seslenerek, “Bu sürece iyi hazırlansınlar. Bu sorun çözülmeden nerede olursa olsun ellerimiz yakalarında olacak. Hükümet yargının verdiği bu bir ayı iyi değerlendirsin” dedi.

(…) Ne kadroların eğitimi, ne de mücadelenin yükseltilmesi ertelenemez.
(…) Kadınlardan, çocuklara, yaşlılara her milliyetten, ve inançtan insanlara, cephe anlayışı çerçevesinde öğretmeliyiz. Parti-Cephe’nin hedeflerini kavratmalıyız.”
(Dursun Karataş)
SARIL COŞKUYLA SÖZCÜKLERE, SİLAHINA SARILIR GİBİ
Sarıl coşkuyla kaleme ve kitaba
Sarıl sözcüklere
Silahına sarılır gibi
Bak, ezberindekiler
Bir atımlık baruttan başka ne ki!
Coşkuyla dal içine
O müthiş devrimci teorinin
Devrimci savaşın içine girdiğin gibi
Coşkuyla sarıl bilgiye
Beynindeki ve belindeki kütüklüğün
Kelimeler ve kurşunlarla dolu olmalı hep
Unutma, hazırlıksız savaşın sonudur yenilgi
Bittiğinde mermilerin
“Nesnel yasalar”, “iç düşman”
Diye açıklamayasın yenilgilerini
İki bacağı üzerinde yürür devrimci
Eylemse biri, teoridir ötekinin adı
Unutma, yolumuz uzun, engebeli ve sarp
Tek bacakla uzun yol yürünmez ki!
Bu İdeolojik Ve Kültürel Cephede Süren Bir Savaştır
Kurtuluş okurları 9 Ocak 99 tarihli Kurtuluş’un 12. sayısında “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” başlığını taşıyan oldukça uzun bir yazının sansür edildiğine tanık oldular. Pek çok okur, kafasından “Acaba içinde neler yazıyordu ki sansürlenmiş?” sorusunu geçirdi.
Cevabı yine sözkonusu yazının içinde, giriş bölümünde vardı zaten.
“… devrimci savaş sadece silahlı cephede değil, esas olarak burjuvaziye karşı hayatın her alanında sürmektedir. Emperyalizm ve işbirlikçileri bu gerçeklikten hareketle, genel olarak kitlelere, buna bağlı olarak da tek tek her insana yönelik ideolojik ve kültürel saldırılarını sürdürmektedir.”
Pekala bunun hayatın içinde somut yansıması nedir? Yazı şöyle cevap veriyor buna.
“Amaçları kitleleri, kişilikleri teslim almak, bir diğer ifade ile halkın kendisine ait olmayan dejenere, yoz bir kültürü hakim kılmaktır.”
Sansürlüyorlar. “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” onların bu amaçlarının karşısına dikilen bir barikattır çünkü.
Onların yaymak istedikleri; “Bu kültür, halka uzak ve yabancıdır. Bu kültür ahlaksızlıkları, düşkünlükleri barındıran yoz, soysuz bir kültürdür.”
Eğer bu kültürü yaygınlaştırabilirlerse, düzenin ömrü uzayacaktır. Halk gerçeğine ve kendisine yabancılaşmış kişilikler, pompalanan yozluk batağına battıkça burjuvazi iktidarını daha bir sağlamlaştırmış olacaktır.
Savcı da, devletin savcısı olarak, bu amaca hizmet ediyor. Bu, devletin onyıllardır uyguladığı bir politikadır esasında:
“Devlet yürüttüğü politikalarla halkların en olumlu gelenek ve değerlerini büyük oranda parçalayarak dejenere etmektedir. Yeni kuşaklar, bu saldırılardan etkilendikleri oranda giyimden kuşama, konuşmadan oturup kalkmaya pek çok çarpıklığı da taşımaktadır. Ayrıca burjuvazinin ideolojik ve kültürel saldırılarından etkilenen her türden oportünizm ve reformizmin, bu çarpıklıkları devrimcilik, solculuk, özgürlük adına meşrulaştırmaya çalıştığı düşünülürse bu konuda daha bir dikkatli olunmalıdır.”
Savcının “çok dikkatli”(!) olduğu kesin.
Devlet, halkın en olumlu gelenek ve değerlerini parçalayıp dejenere etmeye çalışırken, birilerinin kalkıp “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” adlı bir broşür yayınlayıp, devletin bu politikasını bozmasına göz yumamazdı!
Devlet bu dejenerasyon politikasıyla genç kuşakları her konuda çarpık davranışlar içine itmeye çalışırken, birileri kalkıp bu politikaları tahlil ediyor, bu politikalardan etkilenmeyle oluşan halk gerçeğini açıkça ortaya koyuyor ve gençlerimizi, bu dejenerasyonun etki alanından çekip almaya çalışıyor. Savcının “sansür” görevi de burada başlıyor işte.
Yazıda “halk gerçeğimiz” bu yanıyla gayet açık tahlil ediliyor:
“Savaşın halklaştığı, halkın savaşa daha aktif katılmaya başladığı bir süreçteyiz. Halklaşmak iktidarın yakınlaşmasını somutluyor. Saflarımıza hemen her gün değişik milliyet ve sınıfsal kökenden daha fazla insan katılıyor. Ancak halklaşmanın her kesimden insanı daha hızlı saflarımıza taşıdığı da düşünülürse, düzenin kitlelerde yarattığı olumsuz, yoz, çarpıklaşmış pek çok özellik ve alışkanlık da aynı hızla saflarımıza yansıyor. Bu türden alışkanlık, zaaf ve çarpıklıklar ister istemez saflarımıza katılan her insanın üzerinde şu ya da bu ölçüde etkili oluyor ve olacaktır.”
Savcı, ve ona bu görevi veren devlet, oturup kalması halk değerlerimize aykırı, giyimi, konuşması züppeler gibi, amerikan özentisi bir gençlik yaratmaya çalışırken, devrimci hareket, hayır diyor, hayır öyle olmayın!
Savcının hizmetinde olduğu düzenin televizyonları, her gün her saat, bu amerikan özentisi, halkına, geleneklerine yabancılaşmış genç tipini özendiriyor, gençlerimize böyle olun diyor ve gençlerimizin bir kısmı böyle oluyor. Ama burada büyük bir çelişki var. Bu gençler Amerika’da yaşamıyor. Bu gençler, aynı zamanda düzenin ezdiği gençler. Ve bir yandan bu özentili kişilik içinde yaşarken, öte yandan devrimci oluyorlar.
Savaşın yeni bir aşaması işte burada başlıyor. Savcı, ve onun hizmetindeki devlet, devrimci olmasını engelleyemedik ama, o hiç olmazsa bu dejenerasyonu devrimci saflara taşısın diyor; ve bunun için de devrimcilerin dejenerasyona karşı mücadelesini engellemek istiyorlar.
Ama bu broşürün çıkarılması bile, onların başarısızlığı demektir. Çünkü bu broşür, olan bitenin farkında olmanın, bu mevzideki savaşın bilincinde olmanın, bu savaşı kararlılıkla yürütmenin ifadesidir. Kimileri, bunların, bu olumsuz, dejenere kültürün devrimci saflara da yansımış bulunduğunun açıkça yazılmasından korkabilir. Hayır, gerçeği inkar ederek bir yere varamazsınız, sadece burjuvazinin dejenerasyon politikaları karşısında kendinizi silahsızlandırmış, teslim olmuş olursunuz. Savcının sansürlediği yazı, bu dejenerasyona, halk gerçeğimizin, halk gelenek ve değerlerimizin bozulmasına karşı, bu bozulmanın devrimci saflara yansımasına karşı açılmış bir BAYRAKTIR.
Savcı işte bundan dolayı sansürledi o yazıyı. Yazının, ve bu yazının alındığı broşürün önemini yeterince kavramayan devrimciler, sadece savcının tavrına bakarak bu konunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilirler. Demek ki, yapılan iş, son derece doğrudur; yapılmaya çalışılan devrimi, devrimci hareketi güçlendirecek, Susurluk Devletini zayıflatacak, onun bu alandaki politikalarını boşa çıkartacaktır. Böyle bir yazının kaleme alınması ve savcının bu yazıyı sansür etmesi, emperyalizm ve işbirlikçileriyle “ideolojik ve kültürel alanda sürdürülen savaşın” doğrudan bir parçasıdır. Savcı sansürlüyor. Savaş sürüyor.
Ama bu sansür de boşunadır. Çünkü yine o yazının girişinde belirtildiği gibi;
“Önemli olan bu türden çarpıklıklara karşı yürütülecek savaştır. Bu savaşı kazanmanın yolu, hayatın her alanında devrimci ahlak ve kültürü hakim kılmaktır.”
Merak etmeyin sayın savcı, kendinizi boşuna yormayın. Bu savaşı biz kazanacağız.
Çünkü bu savaşı yürütürken güçlü silahlara sahibiz. Çünkü yazının ilk satırında belirtildiği gibi “Otuz yıllık bir savaş, direniş ve zafer geleneğine sahibiz. Bu gelenek, düşünceden davranışlara, oturup kalkmadan giyinmeye, konuşmadan tartışmaya bir ahlakı ve kültür birikimini ifade ediyor.”
Bugün artık herkes biliyor, görüyor ki, oligarşinin tüm kurum ve yetkilileri her tür pisliğin içindedir. “Polis” deyince kimin aklına “halkın huzuru, güveni” geliyor acaba? Ama hemen herkesin aklına Susurluk, mafya, rüşvet, tecavüz, işkence gibi şeylerin geldiği açıktır. Aynı şey devletin hemen tüm diğer yetkilileri için de geçerlidir. Peki “devrimci” deyince halkımızın aklına gelen nedir? Cesaret, kendini feda etme, okulunu, işini bırakıp halk için savaşma… Devrimcileri onaylamayanların bile aklına gelenler bunlardır.
Elbette bu dejenerasyon ortamında, bireyciliklerin, ahlaksızlıkların solun bazı kesimleri tarafından da meşrulaştırıldığı koşullarda, olumsuz örnekler de yaşanıyor. Ama fark, oligarşinin bunları meşru görmesi karşısında, devrimcilerin bunları savaşılacak düşmanlar olarak görmesidir. Bu savaşı kararlılıkla sürdüreceğiz. Onyıllardır bedeller ödenerek sürdürülen mücadele içinde halkımızın beynine, yüreğine yerleşen devrimci tipine, imajına halel getirmeyeceğiz. “… Cepheliler denildiğinde sadece eylemler, direnişler veya kitle gösterileri akla gelmez. Bununla birlikte Mahirlerden bu yana görünümü, erdemleri, ahlakı ve kültürüyle bir insan tipi canlanır.”
Bu “canlanma”nın kaynağı nedir, nasıl oluşmuştur? “Savaşma kültürünün, kaynağını aldığı halkı tanımanın ve mücadele içinde halkın en ileri değerlerini bedeller pahasına savunmanın, sosyalist kültürü sahiplenmenin yarattığı bu kişiliğin sahip olduğu devrimci kültür ve ahlakın halka yansımasıdır bu.”
Bu kişiliği geliştirecek, mükemmelleştireceğiz.
Bu mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Geleneğimiz nasıl oluşmuşsa öyle sürecek. Evet, devrimcilik yalnızca eylem yapmak değildir. Cephe kişiliği, devrimci niteliğini hayatın her alanında, her anında ortaya koyar. O herşeyde, her yerde devrimcidir. Halkın en ileri değerleri devrimcilerde somutlaşır. Oligarşi, gelenekler üzerine, “milli ve manevi değerler” üzerine çokça demagoji yapar. Ama halkımızın tüm değerlerini nasıl tarumar ettiği ortadadır. Ahlaksızlık yayan bu televizyonların, bu yayınların sahipleri biz değiliz. Bunlar burjuvazinindir ve devletin desteğindedir. Halk kültürünü koruyacak, geliştirecek, devrimci bir televizyon kanalı açsanız kuşkusuz ki, bu düzen onu yaşatmaz. Baskıyla, yasaklarla, ekonomik cezalarla boğmaya çalışır. Halkın değerlerinin savunulduğu bu yazıyı sansürleyen savcı, ahlaksızlık saçan yüzlerce yayın hakkında ne yapıyor dersiniz? Cevabı hiçtir. Çünkü onların düzene bir zararı yoktur. Çünkü düzen, ahlaksızlıkların, dejenerasyonun, emperyalist kültürün düzenidir.
Düzeni değiştirmek isteyenler, en başta kendi kişiliklerinde düzenin empoze ettiği bu kültürü yenmek zorundadırlar.
Tüm devrimciler, tüm Cepheliler, işte bu nedenle, bu savaşın ciddiyetinin bilincinde olmalı ve bu kararlılığı taşımalıdırlar.
Unutmayalım ki, “Bu kişilik, halka verdiği güvenle, özveri, feda kültürü ve cüretiyle devrimimizin teminatıdır. Çünkü devrime ancak böyle kişiliklerle varılır.” Bu savaşı biz kazanacağız ve bu, büyük zaferimizin de bir parçası olacak! Ne o dejenerasyon politikaları, ne de sansürler, bunu engelleyemeyecek!
Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş Sayı: 16
DEVRİMCİ YAŞAM VE DAVRANIŞ KURALLARI NEDEN SANSÜR EDİLDİ
”Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları”, Giriş’in dışında 7 bölümden oluşuyor. Bölümler şunlar:
Bölüm: Kalınan evlerde, halk ilişkilerinde uyulacak kurallar.
Bölüm: Kadın-erkek devrimciler arasındaki ahlaki kurallar.
Bölüm: Giyim kuşam konusunda uyulması gereken kurallar.
Bölüm: Sokakta uyulacak davranış kuralları.
Bölüm: Dil ve üslup kuralları.
Bölüm: Dernek, kurum, kuruluşlarda uyulacak kurallar.
Bölüm: Genel kurallar.
Şimdi başlıklara bakınca savcının “hassasiyetini” daha iyi anlayabilirsiniz. Belli konulara göre tasnif edilerek ele alınan bu kurallara uyulduğu, bu konularda hatalara düşülmediği durumda, kuşku yok ki, oligarşinin demagoji malzemeleri elinden alınmış, dahası, devrimciler halkla ilişkilerinde çok daha güven verici bir çizgiyi uygulamaya başlamış, sonuçta da devrimcilerin halklaşması, halkın devrimcileşmesi süreci belli bir ivme kazanmış olacaktır.
1. Bölüm kalınan evlerde uyulacak kurallara ayrılmıştır. Örneğin başta şunlar söyleniyor:
“Kalınan evlere özel ve acil bir iş olmadıkça çok geç saatlerde gidilmeyecektir… Bayanlar bu konuda daha titiz davranacaktır.
Evlere kadın ve erkekler toplu olarak giderken de davranışlara, ilişkilerine, çevre halkının değer yargılarına dikkat edilecek, geliş gidişlerin ciddiyet ve olgunluğu içinde olunacaktır.
Eve geç saatlerde gelip gitmek, komşuların dikkatini çekip, özellikle bayanlar hakkında dedikodular çıkmasına yol açar. Ayrıca güvenlik gereği de geç saatlerde sokakta kalmak risklidir…”
Peki niçin böyle olmalı? Sorunun cevabı, “kalınan ev”lerin bizim için taşıdığı anlam ve önemdedir. Kalınan ev, bizim için asla bir “otel” demek değildir; “devrimciler hiç bir evi otel gibi kullanmaz, insanları hizmetçileri gibi görmezler.” Kalınan bir eve çok geç saatlerde gitmenin çevre açısından sakıncası vardır, güvenlik açısından sakıncası vardır, ama yalnız bu kadar da değil; eve geç saatte gittiğinizde gidip biraz sonra yatacaksınız demektir. Yani aynen otel gibi! Oysa kaldığınız evdeki insanlara da emek ve değer vermek zorundasınız; yani bunun için zaman ayırmak zorundasınız. Gideceksiniz, sohbet edeceksiniz, onları eğitmek anlamında kafanızda bir program olacak ve sözü o konuya getirip o konuda da konuşacaksınız… Daha başka? Siz o eve gelip gidiyorsunuz, çevreyle belki doğrudan muhatap olmuyorsunuz; ama unutmayın ki, kaldığınız evin sahibi, sizin hesabınızı komşulara veriyor. “Onlar kim?” diye sorar bir komşu mutlaka, o da bir cevap vermek zorundadır. Dahası sizin gelip giderken bir olumsuz tavrınız, çevrenin geleneklerine uymayan davranışlarınız varsa, kaldığınız evin sahibini ne durumda bırakacağınızı bir düşünün.
Çevre, mutlaka dikkate alacağımız bir unsurdur:
“Acil ve özel bir işi olmadıkça, erkekler kaldıkları evlerde evin erkeği evde yokken eve girmeyeceklerdir. Aynı şekilde bayanlar da evin hanımı evde yoksa eve girmeyeceklerdir. Mahalle halkının dedikodu yapmasına ortam doğar. Evin erkeği veya hanımı rahatsız olabilir.” Yine aynı nedenle şu söylenmiştir: “Erkekler, dul kadınların ya da yalnız yaşayan kadınların evlerinde kalmayacak, kadınlar ise yalnız yaşayan veya dul erkeklerin evlerinde kalmayacaklardır.”
Kaldığımız evin içinde de aynı dikkati sürdüreceğiz. Bu temizlik açısından da, oturup kalkışımız, giyimimiz, evin eşyalarını kullanımımız açısından da gerekli ve geçerlidir. Bunlar “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” yazısında uzun uzun, ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.
Burada şu soru akla gelebilir: Neden bu kadar ayrıntı?
Yazıda, şu veya bu eksikliğin, olumsuz davranışın rastlanma oranındaki sıklığa, seyrekliğe bakılmaksızın, rastlanmış veya rastlanabilecek pek çok şey özel bir madde haline getirilmiştir. Çünkü bizim için tek bir kitle ilişkisi de önemlidir, dolayısıyla tek bir hata da önemlidir. Çünkü anlatılan bu kuralların bir tekine, yalnız bir defa bile uyulmasa, o hata pekala bir kitle ilişkisini, kalınan bir evi kaybetmemize, dahası, o insanların devrimcilere ilişkin güvenlerinin sarsılmasına yolaçabilir.
Mesela şunlar yazılmıştır: “… havlu ve bornozla banyo dışında dolaşmamalı, üzerlerini banyoda değişip giyinmelidirler. Banyo sonrası saçlar kurutulmalı, evin erkeklerinin ya da hanımlarının yanında ıslak saçlarla dolaşılmamalıdır.
Erkekler banyodayken evin hanımından, kadınlar banyodayken evin erkeğinden havlu, şampuan, sabun vs. istememelidir. …
Kalınan evlerde uygunsuz kıyafetlerle erkekler, pijama, eşofmanla, atletle veya üstü çıplak, bayanlar ise tayt, gecelik vb. ile ortalıkta dolaşmayacak, yatılacak ana kadar düzenli ve derli toplu olunacaktır.”
Esasında bunlar zaten halk geleneklerimizdir. Ama bu gelenekler, özellikle de TV’nin, “batı özentisi bir kültürün” etkisiyle belli değişimler de göstermiştir. Bundan hareketle şunu da ekleyebiliriz. Yukarıda yapılmaması gerektiği söylenenler, örneğin evin hanımı veya erkeği tarafından yapılıyor da olabilir, örneğin son zamanlarda özellikle genç ailelerde evde eşofmanla, şortla dolaşma gibi alışkanlıklar yaygınlaşmıştır, ama bu da bizim nasıl olsa onlar zaten öyle yapıyor diye böyle yapmamızı getirmemelidir.
Kalınan ev, bir mevzi, bir üs, bir örgütlenme adımı, bir lojistik destek birimi, halkın devrimcileşmesi, devrimcilerin halklaşması için bir eğitim kurumudur. Bu anlamdadır ki, Kurallar’da şöyle denilmektedir: “Hiç unutulmasın ki, kaldıkları evlerde kendilerini kabul ettiremeyen, kalmayı başaramayanlar bencil, kendini dayatan, devrimci çalışma yapmayan asalak kişilerdir.” Ama yine de bütün bu kuralları, yalnızca “başkalarının” evinde kalındığı zaman uyulacak kurallar olarak görmemek gerekir. Bunlar bizim her yerde, “kendi evimiz”, yoldaşlarımızla birlikte kaldığımız evler dahil, her yerde uygulamamız gereken yaşam biçimidir. Örneğin “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları’ndaki şu maddelere bakalım:
“Kalmak için ya da ziyaret için evlere gidildiğinde temizliğe azami dikkat edilecektir.
Günlük giysilerin temizliğine özen gösterilmeli, sık sık yıkanmalı, kirli kirli dolaşılmamalıdır… Ne kadar yoğun olunursa olsun temizlik önemlidir. Ortak bir ev yaşamında kirlilik rahatsız edicidir, ciddi tartışmalara yol açar.
Banyo sonrası üstten çıkarılan kirli çamaşırlar banyoda bırakılmamalı, özellikle kirli iç çamaşırları hemen ve kişinin kendisi tarafından yıkanmalı, evin hanımına ya da kızlarına bırakılmamalıdır.
- Sürekli veya geçici kalınan evlerde yıkanan iç çamaşırları uluorta asılmamalıdır…
- Kalınan evlerde ev halkından biri gibi ne gerekiyorsa o yapılacaktır. Bunun için ev işlerine yardımcı olunmalı, sabahları evdekilerle birlikte kalkılmalı, kalkar kalkmaz yatak toplanmalı, üst hemen değiştirilmeli, evdekilerin yanına dağınık, hırpani bir görüntüyle çıkılmamalıdır. Kullanılan her ev temiz tutulmalı, evin düzenine uyum sağlanmalı, ev sahibinin izni olmadan evin düzeninde değişiklik yapılmamalıdır.
- Ev sahipleri erkenden kalkıp işlerinin başına giderken uyumaya devam edilemez. Erkekler evin erkeğiyle birlikte evden çıkacak, evin hanımı çalışıyor ve evden erkeklerden önce çıkıyorsa, bayanlar da evin hanımıyla birlikte evden çıkacaktır.
Kalınan ev çalışma, yaşama vb. koşulları dolayısıyla gündüzleri kalmaya müsaitse kalan insan evde kaldığı zamanları yatakta ya da boş oturarak geçirmemeli, boşluğu fırsat bilen tembel, dağınık, savruk bir insan görüntüsü çizmemelidir… Mümkün olduğunca yatış kalkış saatleri düzenli olmalı, örgütsel işler olmadığı durumlarda da yaşam programına uygun hareket edilmelidir.”
Şimdi bunlara altalta yazınca, esasında devletin neden bu yazılanları sansür ettiği çok daha açık anlaşılır hale geliyor. Öyle ya, oligarşi,. Özellikle 12 Eylül’den bu yana ele alırsak, 20 yıldır, lümpen, dağınık, amaçsız, değerlerine yabancı, halk değerlerine saygısız bir gençlik yaratmaya çalışıyor. Esasında tüm halkı böyle bir dejenerasyon çemberine sokuyor. Tabii, bu sorunun üzerine cüretle gidildiğinde, oligarşinin engellemeleriyle karşılaşılacaktır. Çünkü bu oligarşinin politikalarının bozulmasıdır.
Buradaki bazı ayrıntılar, bazı kurallar, iyi biliyoruz ki, bazılarınca “geri, feodal, bu saatte nelerle uğraşıyorlar, ahlak bekçiliği” gibi sayısız kavram ve sıfatla değerlendirilecektir. Ama bunun cevabı da zaten sözkonusu yazıda özlü bir biçimde verilmiştir: “Devrimci ahlakı yaratırken halkımızın ahlak anlayışını bir kenara bırakacağımız gibi geri ve sığ bir düşünceye kapılınmamalıdır. Bağımsızlık, özgürlük, devrimcilik adı altında ahlak dışı hareket etmek, devrimcilik olarak kabul edilemez. Saygılı, titiz, ölçülü olunacaktır.” Halkımızın geleneklerini toptancı bir anlayışla geri, feodal olarak değerlendirip bunları toptan reddedenler, esasında “ilerici” bir iş falan yapmış olmuyorlar. Bu son derece açıktır. Bu tür bir “ilericiliği” savunanların ne yaptığına, nerelerde, nasıl yaşadığına bakmak, bunun böyle olduğunu gösterir. Halkın kültürünün karşısına konulan bar kültürüdür. Bu kültürün savunduğu hiç bir kural, değer yoktur. Değersizleşmenin, ahlaksızlaşmanın, sorumsuzlaşmanın, dejenerasyonun adı “özgürlük” olmuştur. Hayır, biz gerçek özgürlüğün, bireysel değil, halkın kurtuluşunun peşindeyiz. Her kuralımız, her ilkemiz de buna hizmet eder.
Halkı değiştirme, dönüştürme gibi bir misyonumuz vardır; ama bu ütopik, temel olmayan konulardan başlayan bir değiştirme değildir. Öncelikli hedef, devrimcileştirmektir. Kültürel biçimlenme bunu izleyecektir. Böyle olduğu için de, özellikle ev ilişkilerinde “din mezhep, milliyet tartışmalarına girilmemeli, solculuk, devrimcilik adına dinsizlik propagandası yapılmamalıdır. Bu, çeşitli gurupların devrimcilikle ilgisi olmayan davranış şeklidir.”
Küçük-burjuva kökenden gelen devrimciler de vardır. Bu insanlarımız özellikle kalınan evlerde, kendi kökenlerinden gelen alışkanlıkları devam ettirmeye kalktıklarında, daha baştan ilişki olumsuz gelişecektir. Bu noktada bizim ağzımız ne kadar iyi laf yaparsa yapsın, evdekilere devrimi, sosyalizmi ne kadar iyi anlatıyorsak anlatalım, onlar bizim oturup kalkmamızı, yiyip içmemizi, kendileriyle kurduğumuz ilişkinin biçimin esas alacaklardır. Bu nedenle örneğin ayrıntı gibi görünen şu madde, ilişkide belirleyici bir öneme sahip olur: “Evlerde yemek seçme, yer beğenmeme gibi mütevazilikten uzak, kibirli olarak algılanabilecek tavırlara girilemez. Ailelerin gelir durumları, olanakları hesap edilerek davranılmalı, rencide edilmemelidir. Ne ikram ediliyorsa onunla yetinilecek, özel taleplerde bulunulmayacak, evdekiler ne yiyorsa, ondan yenilecektir.” Ama biraz yukarda belittiğimiz gibi, bunu yalnız kaldığımız halk ilişkilerine özgü olarak anlamamalıyız. Kendi evlerimizde de yemek seçmek, ısrafda bulunmak, sofraya konulanla yetinmemek doğru değildir ve kendi iç ilişkilerimizde da kabul edilemez olarak görülmelidir.
Güvenliğimiz ve geleneklerimiz;
Kaldığımız ev ilişkilerinde gözetilecek yanlardan biri de hiç kuşku yok ki, gerek kendi örgütsel güvenliğimiz, gerekse de kaldığımız ailenin güvenliğidir. Yazıda bu konuda da çeşitli kurallar öngörülmüştür: “… Çalışma konusu ile ilgili eşyalar, notlar, raporlar, aletler, araç gereçler sağda solda bırakılamaz, unutulamaz. Her defasında bir kişi arkamızı toplayacaksa, bu önce bize sonra giderek temsil ettiğimiz yapıya bir güvensizlik yaratacaktır.
Eğer kaldığımız evlerde silah, patlayıcı vb. gibi güvenlik olarak tehlike yaratabilecek malzemeler varsa bunlar kesinlikle ortalıkta bırakılmayacaktır. Mutlaka kapalı ve zulalı tutulacaktır. Evde bu tür bilgileri paylaştığımız biri varsa, ki sürekli kalınan evlerde insanlardan en az biri bu konuda eğitilmeli ve bilgilendirilmelidir. Bu tür eşyaların bulunduğu dolap, zula vb.ni denetlemesi, kontrol etmesi, gerekli durumlarda alabileceği önlemler öğretilmelidir.”
İşte bunlarda da savcı açısından bir sansür gerekçesi bulabilirsiniz. Hep söyleriz; düşmanın bize karşı elde ettiği başarılar, özünde bizim zaaflarımızdan, disiplinsizliklerimizden, kural ihlallerimizden kaynaklanır. Savcı elbette bu konuda hataların önlenmesine, hatasız devrimciler haline gelmemize dayanamaz! Bunu hiç mi hiç istemez!
İşte size Kurallarda yazılı maddelerden bir başka sansür gerekçesi(!) daha;
“Düşmanla gelişebilecek bir çatışmada halkı korumak esastır. Gelişebilecek bu tür durumlarda örgütün güvenliğiyle birlikte öncelikle halkın, evdeki insanların güvenliği alınmalıdır. Evdeki insanlar çatışma alanının dışına çıkarılmalıdır. Parti-Cephe savaşçıları halka zarar vermeme anlamında onyıllara uzanan örnek bir tavır ve gelenek yaratmışlardır. Bu noktada yaratılan gelenek titizlikle korunmalıdır.”
Savcı nasıl sansür etmesin bunu?! Bu gelenek, onların tüm demagojilerini, psikolojik savaşlarını, infazlarını etkisizleştiren bir gelenek değil mi! Bu gelenekten korkmuşlardır hep. Destan destan yaşanan direnişlerde, özellikle bu yanı hep gizlemeye çalışmışlardır. Şimdi de bu geleneğin üstünü siyah matbaa mürekkebiyle artmeye çalışıyorlar işte. Ama savcının yanıldığı bir nokta var. Bu, kağıt üzerinde bir anlayış değil; zaten hayatın içinde yaratılan bir geleneğin kağıt üzerine geçirilmiş halidir. Onu hayatın içinden kaldıramazsınız. Hayatı sansürleyemezsiniz. Geleneklerimizi, şehitler bedeli yaratılmış ve halkın beynine, yüreğine nakşedilmiş değerlerimizi siyah sayfalarınızla yokedemezsiniz.
Zafere susamışlık!
Danıştayın 4C statüsüne 30 gün içinde başvurma kararını durdurması, 77 gündür süren direnişte önemli bir soluklanma oldu. Kararla bir coşku patlaması yaşayan direnişçiler, zafer özlemlerini çadırkentin her yanına taşıdılar
Tekel direnişinde günlerdir gözlerin çevrildiği Danıştay kararı bugün öğlen açıklandı. İşçilerin ve sendikanın lehe beklediği karar, 4C’ye başvurmak için 30 günlük süre kararını durdurma şeklinde gerçekleşti. Son bir haftadır gerek hükümetin gerek emniyetin Tekel direnişçilerine 2 Mart’a kadar süre tanıdıkları açıklamalarıyla, direnişte kritik bir evreye girilmişti. Direnişin son süreçte durgunlaşmasıyla süreçten umudunu kaybeden işçiler içerisinde evlerine dönüşler başlamıştı.
Direnişte keskinleşen ve kesinlikle imzalamayacağını söyleyen Tekel direnişçileri ise Danıştay’dan çıkacak kararın kendilerini değilse bile direnişte kararsız unsurları olumlu etkileyeceğini ve çadırkentteki direnişçi sayısının artacağını belirtiyordu. Nitekim, kararın çıkmasıyla evlerinde kararı bekleyen ama 4C’yi imzalamayan işçilerin geri döneceği ve direnişin büyüyeceği umutları tekrar yükseldi.
Öğlen saatlerinde kararın duyurulmasıyla çadırkentte bir anda bir alkış ve ıslık tufanı yükselmeye başladı. Her yandan sendikaya doğru koşan işçiler kucaklaşmaya, ağlamaya ve sloganlar atmaya başladılar. Tam bir bayram havasına dönen çadırkentte hemen “Zafer direnen emekçinin olacak, Genel grev genel direniş, Hamdullah Uysal ölümsüzdür, 4C’ye imza atmayacağız!” sloganları atılmaya başlandı.
Delicesine bir sevincin ortalığı kapladığı çadırkentte işçiler kapıya çıkan Türkel’in açıklamasını dinlemek için sendika önüne koştu. İşçiler kapıya çıkan Türkel’i omuzlarına aldılar. Türkel’in giden işçilere dönüş çağrısı yapmasıyla işçilerdeki coşku daha da büyüdü.
Konuşmadan sonra işçiler uzun uzun kucaklaşmayı sürdürdüler. Daha sonra havai fişekler atılmaya, uzun süredir çekilmeyen halaylar çekilmeye ve çadırlarda sloganlar atılmaya devam etti. Şu saatlerde de Ali Asker’in konseriyle coşan işçiler, direnişlerindeki sıkışmışlıktan kurtulmanın duygusunu yaşıyorlar.
Öte yandan kapıda konuşma yapan Türkel, yarın sabah direnişin seyri ile ilgili bir açıklama yapılacağını duyurdu. Türkel’in çeşitli gazetelerde Danıştay kararı olumlu çıkarsa çadırları kendi elleriyle kaldıracağı açıklamaları biliniyor. İşçiler böylesi bir şeye izin vermeyeceklerini ve direnişlerinin yeni bir evreye girdiğini, ancak herkesin çadırlara gelmesiyle bir sonuç alacaklarını belirtiyorlar.
77 günlük direnişlerindeki duruşlarıyla Danıştay’a da olumlu karar çıkarttıran direnişçiler, henüz tam zafer kazanmadıklarını ve asıl mücadeleye yarın başlayacaklarını belirtiyorlar… 77 günlük direnişteki bu umut pırıltısı ve onun karşısındaki coşkulu patlama, direnişin zafere nasıl susadığını da gösteriyor.. İşçiler bu zafer provasından sonra, 4C’ye karşı çadırlı sokak mücadelesini büyüterek zafere ulaşma aşamasına girdiler. Zoraki 2 günlük kıstırılmışlıktan sonra şimdi zaman, bu mücadeleyi büyütme ve çadır direnişini güçlendirme zamanıdır!

