devrimci yaşam

“Bugün savaşma arzusuyla dolu, devrimi hızla ileriye götürecek binlerce genç kadro adayına sahibiz. Can alıcı sorunumuz kadroların eğitimi sorunudur. Eğitim sorununu her şeyden öne soyutluktan, durağanlıktan çıkarıp, devrimin ihtiyaçları temelinde ele almalıyız. (…) Hiçbir güç, hiçbir kural eğitimi engelleyemez, erteleyemez.

(…) Ne kadroların eğitimi, ne de mücadelenin yükseltilmesi ertelenemez.

(…) Kadınlardan, çocuklara, yaşlılara her milliyetten, ve inançtan insanlara, cephe anlayışı çerçevesinde öğretmeliyiz. Parti-Cephe’nin hedeflerini kavratmalıyız.”

(Dursun Karataş)

SARIL COŞKUYLA SÖZCÜKLERE, SİLAHINA SARILIR GİBİ

Sarıl coşkuyla kaleme ve kitaba

Sarıl sözcüklere

Silahına sarılır gibi

Bak, ezberindekiler

Bir atımlık baruttan başka ne ki!

Coşkuyla dal içine

O müthiş devrimci teorinin

Devrimci savaşın içine girdiğin gibi

Coşkuyla sarıl bilgiye

Beynindeki ve belindeki kütüklüğün

Kelimeler ve kurşunlarla dolu olmalı hep

Unutma, hazırlıksız savaşın sonudur yenilgi

Bittiğinde mermilerin

“Nesnel yasalar”, “iç düşman”

Diye açıklamayasın yenilgilerini

İki bacağı üzerinde yürür devrimci

Eylemse biri, teoridir ötekinin adı

Unutma, yolumuz uzun, engebeli ve sarp

Tek bacakla uzun yol yürünmez ki!

Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları Neden Sansür Edildi - 1

Bu İdeolojik Ve Kültürel Cephede Süren Bir Savaştır

Kurtuluş okurları 9 Ocak 99 tarihli Kurtuluş’un 12. sayısında “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” başlığını taşıyan oldukça uzun bir yazının sansür edildiğine tanık oldular. Pek çok okur, kafasından “Acaba içinde neler yazıyordu ki sansürlenmiş?” sorusunu geçirdi.
Cevabı yine sözkonusu yazının içinde, giriş bölümünde vardı zaten.
“… devrimci savaş sadece silahlı cephede değil, esas olarak burjuvaziye karşı hayatın her alanında sürmektedir. Emperyalizm ve işbirlikçileri bu gerçeklikten hareketle, genel olarak kitlelere, buna bağlı olarak da tek tek her insana yönelik ideolojik ve kültürel saldırılarını sürdürmektedir.”
Pekala bunun hayatın içinde somut yansıması nedir? Yazı şöyle cevap veriyor buna.
“Amaçları kitleleri, kişilikleri teslim almak, bir diğer ifade ile halkın kendisine ait olmayan dejenere, yoz bir kültürü hakim kılmaktır.”
Sansürlüyorlar. “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” onların bu amaçlarının karşısına dikilen bir barikattır çünkü.
Onların yaymak istedikleri; “Bu kültür, halka uzak ve yabancıdır. Bu kültür ahlaksızlıkları, düşkünlükleri barındıran yoz, soysuz bir kültürdür.”
Eğer bu kültürü yaygınlaştırabilirlerse, düzenin ömrü uzayacaktır. Halk gerçeğine ve kendisine yabancılaşmış kişilikler, pompalanan yozluk batağına battıkça burjuvazi iktidarını daha bir sağlamlaştırmış olacaktır.
Savcı da, devletin savcısı olarak, bu amaca hizmet ediyor. Bu, devletin onyıllardır uyguladığı bir politikadır esasında:
“Devlet yürüttüğü politikalarla halkların en olumlu gelenek ve değerlerini büyük oranda parçalayarak dejenere etmektedir. Yeni kuşaklar, bu saldırılardan etkilendikleri oranda giyimden kuşama, konuşmadan oturup kalkmaya pek çok çarpıklığı da taşımaktadır. Ayrıca burjuvazinin ideolojik ve kültürel saldırılarından etkilenen her türden oportünizm ve reformizmin, bu çarpıklıkları devrimcilik, solculuk, özgürlük adına meşrulaştırmaya çalıştığı düşünülürse bu konuda daha bir dikkatli olunmalıdır.”
Savcının “çok dikkatli”(!) olduğu kesin.
Devlet, halkın en olumlu gelenek ve değerlerini parçalayıp dejenere etmeye çalışırken, birilerinin kalkıp “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” adlı bir broşür yayınlayıp, devletin bu politikasını bozmasına göz yumamazdı!
Devlet bu dejenerasyon politikasıyla genç kuşakları her konuda çarpık davranışlar içine itmeye çalışırken, birileri kalkıp bu politikaları tahlil ediyor, bu politikalardan etkilenmeyle oluşan halk gerçeğini açıkça ortaya koyuyor ve gençlerimizi, bu dejenerasyonun etki alanından çekip almaya çalışıyor. Savcının “sansür” görevi de burada başlıyor işte.
Yazıda “halk gerçeğimiz” bu yanıyla gayet açık tahlil ediliyor:
“Savaşın halklaştığı, halkın savaşa daha aktif katılmaya başladığı bir süreçteyiz. Halklaşmak iktidarın yakınlaşmasını somutluyor. Saflarımıza hemen her gün değişik milliyet ve sınıfsal kökenden daha fazla insan katılıyor. Ancak halklaşmanın her kesimden insanı daha hızlı saflarımıza taşıdığı da düşünülürse, düzenin kitlelerde yarattığı olumsuz, yoz, çarpıklaşmış pek çok özellik ve alışkanlık da aynı hızla saflarımıza yansıyor. Bu türden alışkanlık, zaaf ve çarpıklıklar ister istemez saflarımıza katılan her insanın üzerinde şu ya da bu ölçüde etkili oluyor ve olacaktır.”
Savcı, ve ona bu görevi veren devlet, oturup kalması halk değerlerimize aykırı, giyimi, konuşması züppeler gibi, amerikan özentisi bir gençlik yaratmaya çalışırken, devrimci hareket, hayır diyor, hayır öyle olmayın!
Savcının hizmetinde olduğu düzenin televizyonları, her gün her saat, bu amerikan özentisi, halkına, geleneklerine yabancılaşmış genç tipini özendiriyor, gençlerimize böyle olun diyor ve gençlerimizin bir kısmı böyle oluyor. Ama burada büyük bir çelişki var. Bu gençler Amerika’da yaşamıyor. Bu gençler, aynı zamanda düzenin ezdiği gençler. Ve bir yandan bu özentili kişilik içinde yaşarken, öte yandan devrimci oluyorlar.
Savaşın yeni bir aşaması işte burada başlıyor. Savcı, ve onun hizmetindeki devlet, devrimci olmasını engelleyemedik ama, o hiç olmazsa bu dejenerasyonu devrimci saflara taşısın diyor; ve bunun için de devrimcilerin dejenerasyona karşı mücadelesini engellemek istiyorlar.
Ama bu broşürün çıkarılması bile, onların başarısızlığı demektir. Çünkü bu broşür, olan bitenin farkında olmanın, bu mevzideki savaşın bilincinde olmanın, bu savaşı kararlılıkla yürütmenin ifadesidir. Kimileri, bunların, bu olumsuz, dejenere kültürün devrimci saflara da yansımış bulunduğunun açıkça yazılmasından korkabilir. Hayır, gerçeği inkar ederek bir yere varamazsınız, sadece burjuvazinin dejenerasyon politikaları karşısında kendinizi silahsızlandırmış, teslim olmuş olursunuz. Savcının sansürlediği yazı, bu dejenerasyona, halk gerçeğimizin, halk gelenek ve değerlerimizin bozulmasına karşı, bu bozulmanın devrimci saflara yansımasına karşı açılmış bir BAYRAKTIR.
Savcı işte bundan dolayı sansürledi o yazıyı. Yazının, ve bu yazının alındığı broşürün önemini yeterince kavramayan devrimciler, sadece savcının tavrına bakarak bu konunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilirler. Demek ki, yapılan iş, son derece doğrudur; yapılmaya çalışılan devrimi, devrimci hareketi güçlendirecek, Susurluk Devletini zayıflatacak, onun bu alandaki politikalarını boşa çıkartacaktır. Böyle bir yazının kaleme alınması ve savcının bu yazıyı sansür etmesi, emperyalizm ve işbirlikçileriyle “ideolojik ve kültürel alanda sürdürülen savaşın” doğrudan bir parçasıdır. Savcı sansürlüyor. Savaş sürüyor.
Ama bu sansür de boşunadır. Çünkü yine o yazının girişinde belirtildiği gibi;
“Önemli olan bu türden çarpıklıklara karşı yürütülecek savaştır. Bu savaşı kazanmanın yolu, hayatın her alanında devrimci ahlak ve kültürü hakim kılmaktır.”
Merak etmeyin sayın savcı, kendinizi boşuna yormayın. Bu savaşı biz kazanacağız.
Çünkü bu savaşı yürütürken güçlü silahlara sahibiz. Çünkü yazının ilk satırında belirtildiği gibi “Otuz yıllık bir savaş, direniş ve zafer geleneğine sahibiz. Bu gelenek, düşünceden davranışlara, oturup kalkmadan giyinmeye, konuşmadan tartışmaya bir ahlakı ve kültür birikimini ifade ediyor.”
Bugün artık herkes biliyor, görüyor ki, oligarşinin tüm kurum ve yetkilileri her tür pisliğin içindedir. “Polis” deyince kimin aklına “halkın huzuru, güveni” geliyor acaba? Ama hemen herkesin aklına Susurluk, mafya, rüşvet, tecavüz, işkence gibi şeylerin geldiği açıktır. Aynı şey devletin hemen tüm diğer yetkilileri için de geçerlidir. Peki “devrimci” deyince halkımızın aklına gelen nedir? Cesaret, kendini feda etme, okulunu, işini bırakıp halk için savaşma… Devrimcileri onaylamayanların bile aklına gelenler bunlardır.
Elbette bu dejenerasyon ortamında, bireyciliklerin, ahlaksızlıkların solun bazı kesimleri tarafından da meşrulaştırıldığı koşullarda, olumsuz örnekler de yaşanıyor. Ama fark, oligarşinin bunları meşru görmesi karşısında, devrimcilerin bunları savaşılacak düşmanlar olarak görmesidir. Bu savaşı kararlılıkla sürdüreceğiz. Onyıllardır bedeller ödenerek sürdürülen mücadele içinde halkımızın beynine, yüreğine yerleşen devrimci tipine, imajına halel getirmeyeceğiz. “… Cepheliler denildiğinde sadece eylemler, direnişler veya kitle gösterileri akla gelmez. Bununla birlikte Mahirlerden bu yana görünümü, erdemleri, ahlakı ve kültürüyle bir insan tipi canlanır.”
Bu “canlanma”nın kaynağı nedir, nasıl oluşmuştur? “Savaşma kültürünün, kaynağını aldığı halkı tanımanın ve mücadele içinde halkın en ileri değerlerini bedeller pahasına savunmanın, sosyalist kültürü sahiplenmenin yarattığı bu kişiliğin sahip olduğu devrimci kültür ve ahlakın halka yansımasıdır bu.”
Bu kişiliği geliştirecek, mükemmelleştireceğiz.
Bu mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Geleneğimiz nasıl oluşmuşsa öyle sürecek. Evet, devrimcilik yalnızca eylem yapmak değildir. Cephe kişiliği, devrimci niteliğini hayatın her alanında, her anında ortaya koyar. O herşeyde, her yerde devrimcidir. Halkın en ileri değerleri devrimcilerde somutlaşır. Oligarşi, gelenekler üzerine, “milli ve manevi değerler” üzerine çokça demagoji yapar. Ama halkımızın tüm değerlerini nasıl tarumar ettiği ortadadır. Ahlaksızlık yayan bu televizyonların, bu yayınların sahipleri biz değiliz. Bunlar burjuvazinindir ve devletin desteğindedir. Halk kültürünü koruyacak, geliştirecek, devrimci bir televizyon kanalı açsanız kuşkusuz ki, bu düzen onu yaşatmaz. Baskıyla, yasaklarla, ekonomik cezalarla boğmaya çalışır. Halkın değerlerinin savunulduğu bu yazıyı sansürleyen savcı, ahlaksızlık saçan yüzlerce yayın hakkında ne yapıyor dersiniz? Cevabı hiçtir. Çünkü onların düzene bir zararı yoktur. Çünkü düzen, ahlaksızlıkların, dejenerasyonun, emperyalist kültürün düzenidir.
Düzeni değiştirmek isteyenler, en başta kendi kişiliklerinde düzenin empoze ettiği bu kültürü yenmek zorundadırlar.
Tüm devrimciler, tüm Cepheliler, işte bu nedenle, bu savaşın ciddiyetinin bilincinde olmalı ve bu kararlılığı taşımalıdırlar.
Unutmayalım ki, “Bu kişilik, halka verdiği güvenle, özveri, feda kültürü ve cüretiyle devrimimizin teminatıdır. Çünkü devrime ancak böyle kişiliklerle varılır.” Bu savaşı biz kazanacağız ve bu, büyük zaferimizin de bir parçası olacak! Ne o dejenerasyon politikaları, ne de sansürler, bunu engelleyemeyecek!

Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş Sayı: 16

DEVRİMCİ YAŞAM VE DAVRANIŞ KURALLARI NEDEN SANSÜR EDİLDİ

EVRİMCİ YAŞAM VE DAVRANIŞ KURALLARI NEDEN SANSÜR EDİLDİ 2

”Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları”, Giriş’in dışında 7 bölümden oluşuyor. Bölümler şunlar:
Bölüm: Kalınan evlerde, halk ilişkilerinde uyulacak kurallar.
Bölüm: Kadın-erkek devrimciler arasındaki ahlaki kurallar.
Bölüm: Giyim kuşam konusunda uyulması gereken kurallar.
Bölüm: Sokakta uyulacak davranış kuralları.
Bölüm: Dil ve üslup kuralları.
Bölüm: Dernek, kurum, kuruluşlarda uyulacak kurallar.
Bölüm: Genel kurallar.
Şimdi başlıklara bakınca savcının “hassasiyetini” daha iyi anlayabilirsiniz. Belli konulara göre tasnif edilerek ele alınan bu kurallara uyulduğu, bu konularda hatalara düşülmediği durumda, kuşku yok ki, oligarşinin demagoji malzemeleri elinden alınmış, dahası, devrimciler halkla ilişkilerinde çok daha güven verici bir çizgiyi uygulamaya başlamış, sonuçta da devrimcilerin halklaşması, halkın devrimcileşmesi süreci belli bir ivme kazanmış olacaktır.
1. Bölüm kalınan evlerde uyulacak kurallara ayrılmıştır. Örneğin başta şunlar söyleniyor:
“Kalınan evlere özel ve acil bir iş olmadıkça çok geç saatlerde gidilmeyecektir… Bayanlar bu konuda daha titiz davranacaktır.
Evlere kadın ve erkekler toplu olarak giderken de davranışlara, ilişkilerine, çevre halkının değer yargılarına dikkat edilecek, geliş gidişlerin ciddiyet ve olgunluğu içinde olunacaktır.
Eve geç saatlerde gelip gitmek, komşuların dikkatini çekip, özellikle bayanlar hakkında dedikodular çıkmasına yol açar. Ayrıca güvenlik gereği de geç saatlerde sokakta kalmak risklidir…”
Peki niçin böyle olmalı? Sorunun cevabı, “kalınan ev”lerin bizim için taşıdığı anlam ve önemdedir. Kalınan ev, bizim için asla bir “otel” demek değildir; “devrimciler hiç bir evi otel gibi kullanmaz, insanları hizmetçileri gibi görmezler.” Kalınan bir eve çok geç saatlerde gitmenin çevre açısından sakıncası vardır, güvenlik açısından sakıncası vardır, ama yalnız bu kadar da değil; eve geç saatte gittiğinizde gidip biraz sonra yatacaksınız demektir. Yani aynen otel gibi! Oysa kaldığınız evdeki insanlara da emek ve değer vermek zorundasınız; yani bunun için zaman ayırmak zorundasınız. Gideceksiniz, sohbet edeceksiniz, onları eğitmek anlamında kafanızda bir program olacak ve sözü o konuya getirip o konuda da konuşacaksınız… Daha başka? Siz o eve gelip gidiyorsunuz, çevreyle belki doğrudan muhatap olmuyorsunuz; ama unutmayın ki, kaldığınız evin sahibi, sizin hesabınızı komşulara veriyor. “Onlar kim?” diye sorar bir komşu mutlaka, o da bir cevap vermek zorundadır. Dahası sizin gelip giderken bir olumsuz tavrınız, çevrenin geleneklerine uymayan davranışlarınız varsa, kaldığınız evin sahibini ne durumda bırakacağınızı bir düşünün.
Çevre, mutlaka dikkate alacağımız bir unsurdur:
“Acil ve özel bir işi olmadıkça, erkekler kaldıkları evlerde evin erkeği evde yokken eve girmeyeceklerdir. Aynı şekilde bayanlar da evin hanımı evde yoksa eve girmeyeceklerdir. Mahalle halkının dedikodu yapmasına ortam doğar. Evin erkeği veya hanımı rahatsız olabilir.” Yine aynı nedenle şu söylenmiştir: “Erkekler, dul kadınların ya da yalnız yaşayan kadınların evlerinde kalmayacak, kadınlar ise yalnız yaşayan veya dul erkeklerin evlerinde kalmayacaklardır.”
Kaldığımız evin içinde de aynı dikkati sürdüreceğiz. Bu temizlik açısından da, oturup kalkışımız, giyimimiz, evin eşyalarını kullanımımız açısından da gerekli ve geçerlidir. Bunlar “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları” yazısında uzun uzun, ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.
Burada şu soru akla gelebilir: Neden bu kadar ayrıntı?
Yazıda, şu veya bu eksikliğin, olumsuz davranışın rastlanma oranındaki sıklığa, seyrekliğe bakılmaksızın, rastlanmış veya rastlanabilecek pek çok şey özel bir madde haline getirilmiştir. Çünkü bizim için tek bir kitle ilişkisi de önemlidir, dolayısıyla tek bir hata da önemlidir. Çünkü anlatılan bu kuralların bir tekine, yalnız bir defa bile uyulmasa, o hata pekala bir kitle ilişkisini, kalınan bir evi kaybetmemize, dahası, o insanların devrimcilere ilişkin güvenlerinin sarsılmasına yolaçabilir.
Mesela şunlar yazılmıştır: “… havlu ve bornozla banyo dışında dolaşmamalı, üzerlerini banyoda değişip giyinmelidirler. Banyo sonrası saçlar kurutulmalı, evin erkeklerinin ya da hanımlarının yanında ıslak saçlarla dolaşılmamalıdır.
Erkekler banyodayken evin hanımından, kadınlar banyodayken evin erkeğinden havlu, şampuan, sabun vs. istememelidir. …
Kalınan evlerde uygunsuz kıyafetlerle erkekler, pijama, eşofmanla, atletle veya üstü çıplak, bayanlar ise tayt, gecelik vb. ile ortalıkta dolaşmayacak, yatılacak ana kadar düzenli ve derli toplu olunacaktır.”
Esasında bunlar zaten halk geleneklerimizdir. Ama bu gelenekler, özellikle de TV’nin, “batı özentisi bir kültürün” etkisiyle belli değişimler de göstermiştir. Bundan hareketle şunu da ekleyebiliriz. Yukarıda yapılmaması gerektiği söylenenler, örneğin evin hanımı veya erkeği tarafından yapılıyor da olabilir, örneğin son zamanlarda özellikle genç ailelerde evde eşofmanla, şortla dolaşma gibi alışkanlıklar yaygınlaşmıştır, ama bu da bizim nasıl olsa onlar zaten öyle yapıyor diye böyle yapmamızı getirmemelidir.
Kalınan ev, bir mevzi, bir üs, bir örgütlenme adımı, bir lojistik destek birimi, halkın devrimcileşmesi, devrimcilerin halklaşması için bir eğitim kurumudur. Bu anlamdadır ki, Kurallar’da şöyle denilmektedir: “Hiç unutulmasın ki, kaldıkları evlerde kendilerini kabul ettiremeyen, kalmayı başaramayanlar bencil, kendini dayatan, devrimci çalışma yapmayan asalak kişilerdir.” Ama yine de bütün bu kuralları, yalnızca “başkalarının” evinde kalındığı zaman uyulacak kurallar olarak görmemek gerekir. Bunlar bizim her yerde, “kendi evimiz”, yoldaşlarımızla birlikte kaldığımız evler dahil, her yerde uygulamamız gereken yaşam biçimidir. Örneğin “Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları’ndaki şu maddelere bakalım:
“Kalmak için ya da ziyaret için evlere gidildiğinde temizliğe azami dikkat edilecektir.
Günlük giysilerin temizliğine özen gösterilmeli, sık sık yıkanmalı, kirli kirli dolaşılmamalıdır… Ne kadar yoğun olunursa olsun temizlik önemlidir. Ortak bir ev yaşamında kirlilik rahatsız edicidir, ciddi tartışmalara yol açar.
Banyo sonrası üstten çıkarılan kirli çamaşırlar banyoda bırakılmamalı, özellikle kirli iç çamaşırları hemen ve kişinin kendisi tarafından yıkanmalı, evin hanımına ya da kızlarına bırakılmamalıdır.
- Sürekli veya geçici kalınan evlerde yıkanan iç çamaşırları uluorta asılmamalıdır…
- Kalınan evlerde ev halkından biri gibi ne gerekiyorsa o yapılacaktır. Bunun için ev işlerine yardımcı olunmalı, sabahları evdekilerle birlikte kalkılmalı, kalkar kalkmaz yatak toplanmalı, üst hemen değiştirilmeli, evdekilerin yanına dağınık, hırpani bir görüntüyle çıkılmamalıdır. Kullanılan her ev temiz tutulmalı, evin düzenine uyum sağlanmalı, ev sahibinin izni olmadan evin düzeninde değişiklik yapılmamalıdır.
- Ev sahipleri erkenden kalkıp işlerinin başına giderken uyumaya devam edilemez. Erkekler evin erkeğiyle birlikte evden çıkacak, evin hanımı çalışıyor ve evden erkeklerden önce çıkıyorsa, bayanlar da evin hanımıyla birlikte evden çıkacaktır.
Kalınan ev çalışma, yaşama vb. koşulları dolayısıyla gündüzleri kalmaya müsaitse kalan insan evde kaldığı zamanları yatakta ya da boş oturarak geçirmemeli, boşluğu fırsat bilen tembel, dağınık, savruk bir insan görüntüsü çizmemelidir… Mümkün olduğunca yatış kalkış saatleri düzenli olmalı, örgütsel işler olmadığı durumlarda da yaşam programına uygun hareket edilmelidir.”
Şimdi bunlara altalta yazınca, esasında devletin neden bu yazılanları sansür ettiği çok daha açık anlaşılır hale geliyor. Öyle ya, oligarşi,. Özellikle 12 Eylül’den bu yana ele alırsak, 20 yıldır, lümpen, dağınık, amaçsız, değerlerine yabancı, halk değerlerine saygısız bir gençlik yaratmaya çalışıyor. Esasında tüm halkı böyle bir dejenerasyon çemberine sokuyor. Tabii, bu sorunun üzerine cüretle gidildiğinde, oligarşinin engellemeleriyle karşılaşılacaktır. Çünkü bu oligarşinin politikalarının bozulmasıdır.
Buradaki bazı ayrıntılar, bazı kurallar, iyi biliyoruz ki, bazılarınca “geri, feodal, bu saatte nelerle uğraşıyorlar, ahlak bekçiliği” gibi sayısız kavram ve sıfatla değerlendirilecektir. Ama bunun cevabı da zaten sözkonusu yazıda özlü bir biçimde verilmiştir: “Devrimci ahlakı yaratırken halkımızın ahlak anlayışını bir kenara bırakacağımız gibi geri ve sığ bir düşünceye kapılınmamalıdır. Bağımsızlık, özgürlük, devrimcilik adı altında ahlak dışı hareket etmek, devrimcilik olarak kabul edilemez. Saygılı, titiz, ölçülü olunacaktır.” Halkımızın geleneklerini toptancı bir anlayışla geri, feodal olarak değerlendirip bunları toptan reddedenler, esasında “ilerici” bir iş falan yapmış olmuyorlar. Bu son derece açıktır. Bu tür bir “ilericiliği” savunanların ne yaptığına, nerelerde, nasıl yaşadığına bakmak, bunun böyle olduğunu gösterir. Halkın kültürünün karşısına konulan bar kültürüdür. Bu kültürün savunduğu hiç bir kural, değer yoktur. Değersizleşmenin, ahlaksızlaşmanın, sorumsuzlaşmanın, dejenerasyonun adı “özgürlük” olmuştur. Hayır, biz gerçek özgürlüğün, bireysel değil, halkın kurtuluşunun peşindeyiz. Her kuralımız, her ilkemiz de buna hizmet eder.
Halkı değiştirme, dönüştürme gibi bir misyonumuz vardır; ama bu ütopik, temel olmayan konulardan başlayan bir değiştirme değildir. Öncelikli hedef, devrimcileştirmektir. Kültürel biçimlenme bunu izleyecektir. Böyle olduğu için de, özellikle ev ilişkilerinde “din mezhep, milliyet tartışmalarına girilmemeli, solculuk, devrimcilik adına dinsizlik propagandası yapılmamalıdır. Bu, çeşitli gurupların devrimcilikle ilgisi olmayan davranış şeklidir.”
Küçük-burjuva kökenden gelen devrimciler de vardır. Bu insanlarımız özellikle kalınan evlerde, kendi kökenlerinden gelen alışkanlıkları devam ettirmeye kalktıklarında, daha baştan ilişki olumsuz gelişecektir. Bu noktada bizim ağzımız ne kadar iyi laf yaparsa yapsın, evdekilere devrimi, sosyalizmi ne kadar iyi anlatıyorsak anlatalım, onlar bizim oturup kalkmamızı, yiyip içmemizi, kendileriyle kurduğumuz ilişkinin biçimin esas alacaklardır. Bu nedenle örneğin ayrıntı gibi görünen şu madde, ilişkide belirleyici bir öneme sahip olur: “Evlerde yemek seçme, yer beğenmeme gibi mütevazilikten uzak, kibirli olarak algılanabilecek tavırlara girilemez. Ailelerin gelir durumları, olanakları hesap edilerek davranılmalı, rencide edilmemelidir. Ne ikram ediliyorsa onunla yetinilecek, özel taleplerde bulunulmayacak, evdekiler ne yiyorsa, ondan yenilecektir.” Ama biraz yukarda belittiğimiz gibi, bunu yalnız kaldığımız halk ilişkilerine özgü olarak anlamamalıyız. Kendi evlerimizde de yemek seçmek, ısrafda bulunmak, sofraya konulanla yetinmemek doğru değildir ve kendi iç ilişkilerimizde da kabul edilemez olarak görülmelidir.
Güvenliğimiz ve geleneklerimiz;
Kaldığımız ev ilişkilerinde gözetilecek yanlardan biri de hiç kuşku yok ki, gerek kendi örgütsel güvenliğimiz, gerekse de kaldığımız ailenin güvenliğidir. Yazıda bu konuda da çeşitli kurallar öngörülmüştür: “… Çalışma konusu ile ilgili eşyalar, notlar, raporlar, aletler, araç gereçler sağda solda bırakılamaz, unutulamaz. Her defasında bir kişi arkamızı toplayacaksa, bu önce bize sonra giderek temsil ettiğimiz yapıya bir güvensizlik yaratacaktır.
Eğer kaldığımız evlerde silah, patlayıcı vb. gibi güvenlik olarak tehlike yaratabilecek malzemeler varsa bunlar kesinlikle ortalıkta bırakılmayacaktır. Mutlaka kapalı ve zulalı tutulacaktır. Evde bu tür bilgileri paylaştığımız biri varsa, ki sürekli kalınan evlerde insanlardan en az biri bu konuda eğitilmeli ve bilgilendirilmelidir. Bu tür eşyaların bulunduğu dolap, zula vb.ni denetlemesi, kontrol etmesi, gerekli durumlarda alabileceği önlemler öğretilmelidir.”
İşte bunlarda da savcı açısından bir sansür gerekçesi bulabilirsiniz. Hep söyleriz; düşmanın bize karşı elde ettiği başarılar, özünde bizim zaaflarımızdan, disiplinsizliklerimizden, kural ihlallerimizden kaynaklanır. Savcı elbette bu konuda hataların önlenmesine, hatasız devrimciler haline gelmemize dayanamaz! Bunu hiç mi hiç istemez!
İşte size Kurallarda yazılı maddelerden bir başka sansür gerekçesi(!) daha;
“Düşmanla gelişebilecek bir çatışmada halkı korumak esastır. Gelişebilecek bu tür durumlarda örgütün güvenliğiyle birlikte öncelikle halkın, evdeki insanların güvenliği alınmalıdır. Evdeki insanlar çatışma alanının dışına çıkarılmalıdır. Parti-Cephe savaşçıları halka zarar vermeme anlamında onyıllara uzanan örnek bir tavır ve gelenek yaratmışlardır. Bu noktada yaratılan gelenek titizlikle korunmalıdır.”
Savcı nasıl sansür etmesin bunu?! Bu gelenek, onların tüm demagojilerini, psikolojik savaşlarını, infazlarını etkisizleştiren bir gelenek değil mi! Bu gelenekten korkmuşlardır hep. Destan destan yaşanan direnişlerde, özellikle bu yanı hep gizlemeye çalışmışlardır. Şimdi de bu geleneğin üstünü siyah matbaa mürekkebiyle artmeye çalışıyorlar işte. Ama savcının yanıldığı bir nokta var. Bu, kağıt üzerinde bir anlayış değil; zaten hayatın içinde yaratılan bir geleneğin kağıt üzerine geçirilmiş halidir. Onu hayatın içinden kaldıramazsınız. Hayatı sansürleyemezsiniz. Geleneklerimizi, şehitler bedeli yaratılmış ve halkın beynine, yüreğine nakşedilmiş değerlerimizi siyah sayfalarınızla yokedemezsiniz.







10 Responses to 'devrimci yaşam'

  1. admin - Mart 2nd, 2010 at 13:30

    taşıyan oldukça uzun bir yazının sansür edildiğine tanık oldular. Pek çok okur, kafasından “Acaba içinde neler yazıyordu ki sansürlenmiş?” sorusunu geçirdi.
    Cevabı yine sözkonusu yazının içinde, giriş bölümünde vardı zaten.
    “… devrimci savaş sadece silahlı cephede değil, esas olarak burjuvaziye karşı hayatın her alanında sürmektedir. Emperyalizm ve işbirlikçileri bu gerçeklikten hareketle, genel olarak kitlelere, buna bağlı olarak da tek tek her insana yönelik ideolojik ve kültürel saldırılarını sürdürmektedir.”

  2. ozan - Mart 2nd, 2010 at 15:41

    yaşasın mücadele yaşasın halkların kardeşligi usanmadan okudum biraz daha bilincim artııı herkez okusun arkadaşlar devrimcimiyiz bakalımmmmmmmmmmm

  3. FATİH - Mart 2nd, 2010 at 17:26

    okuyunca mantıklı geliyor,ama yaşamak ne kadar mantıklı??

  4. ibo - Mart 4th, 2010 at 14:49

    Ölüm her nereden ve nasıl gelirse gelsin, zafer çığlıklarımız mitralyöz seslerine karışacaksa
    HOŞ GELDİ SEFA GELDİ…!!!

  5. admin - Mart 4th, 2010 at 17:49

    DENIZLER YOLCULUGA CAGIRIR DURURDA BENI GITMEM, DUSUNEREK GERI DONECEGIM GUNU BEN BUYUK RUZGARLARI SEVERIM BUYUK OLSUN ASKIM DA, OZLEMIM DE HEPSI, HER SEY VE MAHZUN

  6. şaban - Mart 5th, 2010 at 18:17

    oyyyyyyyyyy havar muhabbet isa aşkına yatdıgım ranza aşkına eyyyyyyyyyy dagları delen erdogan dürzüsü.nedir bu başımızdaki felaket 40 yıllık sefalette vahhhhh beee

  7. admin - Mart 5th, 2010 at 19:18

    SOSYALİZM SESSİZ MİDİR
    GİRER OTURUR / KAPATIR MI ODANIN KAPISINI
    TAHTA KIRIK
    BİLİNMEZ GÜVERCİN YOKUŞU
    ÇIKIYOR MU / İNMİYOR MU BİR AĞAÇTAN
    EMEK VE ZEYTİN DALI TOPLARKEN BU KADAR
    TARLA GÜNEŞİNDE YETİNEN
    BARDAK ÇAY GÜLÜŞ

    NEDEN BU ŞARKI/BU BARIŞ/BU UMUT VARKEN /AVUÇLARIMIZ ÇİZİK
    SOSYALİZM SESSİZ MİDİR/ATLANTİS’E GİTMİŞ MİDİR

  8. İSYANKAR - Mart 18th, 2010 at 17:42

    “…Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır…” Ernesto Che Guevara

  9. bitirim - Mart 22nd, 2010 at 13:27

    Hani unutmak bir mumun ömrü kadardı.Kaç mum eridi gözlerimin önünde hayalini eritemedi hiçbiri. Hani imkansızlıklar ellerimizde tükenirdi.Kaç imkansız tükendi avuçlarımda bir sen kalakaldın parmak uçlarımda tek imkansızım. Hani uçurumlara merdivenler yapardık kenetleyip ellerimizi.Sensizlik mi uçurum yaşamak mı uçurum seni sensiz bir başıma. Dokunmakla mı yaşanırdı anılar

  10. kurtuluş - Mart 24th, 2010 at 13:11

    BaNa şeKİL yaPMaNıZa geReK yoK YuVaRLak oLDUGunUZ aNLaŞıLıo =)

    ÇoGUnUZ BEYAZ PEYNİR gibiydi zATeN , GöRMeYeLi TaM KAŞAR oLmuş… =)

    Sizi Takmak mı ? Ahaha Düşüncє Kirliliğisiniz,Alaylı Gülüşlєrimin Nєdєnisiniz !! (:

    HePiniZ ALkoL GiBisİniZ siZİnLe KAfa BuLuyoRUm =)

    BİRİNİZ TEMSİL EDER ÇOgunuZu. TEPELERDEN İZLER GÖZÜM oR*SpULuguNuZu

    KırıŁdıysα Bu KαŁp 1 Kєrєє Kıcını Yırtsαn NαfiŁє ! ,) єŁŁєr kαçmış sєnin GözŁєrinє bu sєfєr “bαnα” müSαdє !

    GüLDüRMEYİN beNİ ; Sizde Ki gideR ..YanLız benim hoşuMa qideR


Leave a Reply